Burak Yılmaz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Burak Yılmaz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ağustos 2014 Çarşamba

Burak da Bir Gün Yılamaz mı?

17 Ağustos'ta Türk işçilerin Belçika'ya gelişinin 50. yılı kutlamaları çerçevesinde düzenlenen RWS Brüksel-Galatasaray maçına damga vuran olay, Burak Yılmaz'ın tribünlerle girdiği diyalog oldu.

 Olayın birkaç boyutu var aslında. Sadece o maç için o kadar yolu tepip ufacık, amatör bir tesiste, doğru dürüst güvenlik olmadan o sahada o maçı oynamak, ya da takımı buna zorlamak gerçekten bir yönetim fiyaskosudur. Başkan Ünal Aysal'ın Belçika ile bağı sebebiyle bu işlere girildiği çok belli, ama en azından yine onun etkisiyle daha iyi bir organizasyon olması gerekirdi.


 Olayın bir diğer boyutu Galatasaray tribününün ülke, memleket, dil, din, ırk ayırmadan, her coğrafyada kendi futbolcusuna, özellikle de Burak Yılmaz'a gösterdiği tepki. Takım özelinde düşünürsek, bu takım 3 senedir ligin zirvesinde, birçok kupalar kazanmış, Avrupa'da önemli başarılara imza atmış durumda. Burak Yılmaz özelinde düşünürsek, son 4 sezonda 122 maçta 91 gol atmış, Galatasaray formasıyla gol kralı olmuş, ilk senesinde Şampiyonlar Ligi'nde çok ciddi gol rakamlarına çıkıp rüştünü uluslararası arenada da ispat etmiş bir futbolcudan bahsediyoruz.  Bu takıma ya da oyuncuya, gazozuna oynanan bir maçta hakaret etmek hangi mantığa uyar? Söylem yanlış anlaşılmasın, maç ne kadar ciddi olursa olsun, spor müsabakalarında küfüre, hakarete yer yoktur ancak bunun da ötesinde, sadece eğlencelik bir maçtaki bu gerginliklerin sebebi nedir? Aslında açıklaması çok basit, biz futbolu spor olarak sevmiyoruz. Biz oyunu sevmiyoruz, takımımızın ezeli rakibi yenmesini seviyoruz. Biz araya atılan pası değil, rakibin kafasına gelen parayı seviyoruz.

 Bunun en önemli kanıtı, önemli futbol organizasyonlarında tribünlerin boş kalması olarak gösterilebilir. Örneğin, ümit milli takımlar seviyesinde düzenlenen Dünya Kupası İstanbul'da oynandı ve tarihinin en az seyirci çeken organizasyonu olarak tarihe geçti. Sahada harika futbol oynandı ama bu Türk seyircisini tribüne çekmek için yeterli değil, gerginlik, kavga, küfür, hakaret, nefret olmayan yerde Türk seyircisi barınamaz!


 Olayın 3. ve son boyutu ise Burak Yılmaz'ın psikolojisi ile alakalı. Kariyeri çok parlak başlamıştı Burak'ın, Antalya'dan genç bir yetenek olarak Beşiktaş'a transfer oldu, ilk sezonda ciddi süreler aldı ancak durumlar istediği gibi gitmemeye başladı. Kariyeri git gide aşağıya doğru giderken Manisa'da tekrar kendini bulmaya başladı, bu iyi futbolu onu Fenerbahçe'ye taşıdı. Fenerbahçe'de de çok tutunamadıktan sonra kısa bir Eskişehir macerasından hemen sonra kendini Trabzonspor'da buldu ve filmin en keyifli dönemi başladı. Trabzon'da adeta rekorları alt üst etti ve bu başarısı onu Galatasaray'a taşıdı..

 Yukarıda çizdiğim inişli-çıkışlı kariyer, Burak'ın şu anki ruh halinin temel sebebi. Burak, tekrar o başarısız günlere dönmek istemiyor ve bu yüzdendir ki, en ufak bir başarısızlıkta hırçınlaşıyor, duygusallaşıyor. Bu en ufak başarısızlık bazen bir maç sırasında bile yaşanabiliyor, kaçırdığı gol sonrası kendini toparlaması ortalama bir topçudan daha çok zaman alıyor. Hep başarılı olmak istiyor Burak Yılmaz, tenkit edilen adam olmak yerine hep rekorların adamı olarak kalmak istiyor ama bu da ciddi bir travma yaratıyor onda. Bu durum da kendisinin, kendi taraftarına bile, antipatik görünmesini sağlıyor.

 Tam da bu noktada aklıma şu soru geliyor. Benim gibi sıradan bir futbol izleyicisi bile Burak'ın sıkıntısını görebilirken, koskoca Galatasaray teknik ve idari ekibi bunu nasıl göremiyor? Burak'ın ciddi şekilde psikolojik destek alması gerekiyor, acaba bu kulüp tarafından sağlanıyor mu? Ben hiç sanmıyorum. Ayrıca burada Burak'a da bir eleştiri yöneltilebilir, insan kendisinin de hatalarını görüp bir check etme ihtiyacı hissedebilir. Sıkıntı çok net ortadayken, bununla ilgili bir şey yapmamak mıdır tek çözüm?

 Burak'ın attığı gollerle Avrupa zaferlerine deliler gibi sevinen ama ona kenardan küfür eden 'taraftar' arkadaş, elini vicdanına koy da söyle, bir gün bu genç adam 'yeter artık, ben küfür yemeye mi iniyorum bu sahaya' diyemez mi? Pes edemez mi? Pes ederse, hep beraber mutlu mu olacaksınız? Sahiden, bir gün Burak da yılamaz mı hepinizden?

15 Şubat 2013 Cuma

Takım içi Dengeler

 
 
 
 
 Her doğru hamleye bir kulp bulmak isteyen Türk basınının Sneijder ve Drogba transfer süreçlerinde dillerinden düşürmediği en önemli argüman 'takım içi dengeler'di. Sneijder ve Drogba'nın alacağı yüksek maaşlar sebebiyle takımdaki huzur yerini fesatlığa bırakacak, bu sebeplerden de Galatasaray Futbol Takımı başarısız olacaktı.
 
 Üstteki fotoğraftaki oyunculardan bir tanesi geçen yılki Türkiye Ligi'nin Gol Kralı, bu yıl Şampiyonlar Ligi'nde gol krallığı için yarışıyor. Yeşil yelekli oyuncu ise geçen yıl Şampiyonlar Ligi Finali'nde maçın adamı seçilmiş ve Galatasaray tarafından yeni transfer edilmiş bir futbolcu. Kısacası direkt olarak forma rekabetine girecek iki oyuncu görüyoruz fotoğraflarda..
 
 Fotoğraflardan da anlaşılacağı üzere, takım içi dengeler fena halde tehlikede, Florya'da sevgisizlik, futbolcular arasında soğukluk hakim..
 
PS. Fotoğraf paylaşımı için @ASY1905GS'ye teşekkür ederiz..

6 Aralık 2012 Perşembe

Terim'in Devre Arası Çıkan Kravatı


 Maçta dakika 56'yı gösterdiğinde manzara fena halde karanlıktı. Cluj, Old Trafford'da 1-0 öne geçmiş, Portekiz'de Galatasaray 1-0 mağlup durumdaydı. Galatasaray'ın o dakikaya kadar hiçbir şey üretememesi de cabasıydı. Enseyi karartan bu tabloyu yerle bir eden faktör, 2011-2012 sezonunun başında Fatih Terim'in taraftarlara söz verdiği takım şablonunda gizliydi: ' Savaşan, coşkulu bir takım !'

 Maçı hemen hemen herkes izlemiştir, en azından bu satırları okuyanlarınız. Maçı tekrar tekrar anlatmanın manası yok bu yüzden, ancak kıyıda köşede kalan ve benim dikkatimi çeken birkaç ayrıntıyı sizle de paylaşmak isterim.

 Eboue'yi 'Maç seçiyor ağbi, adam Şampiyonlar Ligi'nde ve derbilerde bir başka' diye eleştiren ben, benzer bir eleştiriyi Fatih Terim'e de getirebilirim sanırım. Hocanın 6 Şampiyonlar Ligi maçındaki şıklığı adeta göz kamaştırıyor ! Ancak ilk devre boynunda olan şık İtalyan kravatının yerinde ikinci devrede yeller esiyordu. Artık devre arasında soyunma odasında neler yaşandıysa, o kravat çıkmış, ilk düğmeler açılmış durumdaydı.

 Burak Yılmaz'ın 1-1'i getiren golünden sonra hocasına koşup sarılması ve bunu yaparken 'Aslan hocam benim !' demesi, zaten bu takımın o kötü futbola rağmen Portekiz'den nasıl galibiyet çıkarttığını gözler önüne seriyor. Terim takımlarının genlerinde olan şeydir bu, birbiri için savaşa gidecek bir arkadaş grubu yaratmak !




 Bu sabah metroda seyahat ederken ortaokul-lise yıllarım aklıma geldi. Avrupa zaferlerinden sonra okula tüm Galatasaraylılar olarak sarı kırmızı atkılarla giderdik, rakiplerimizi hasetinden çatlatmak için. Bugün metrodaki yolcuların yarısında sarı kırmızı atkılar vardı. Bugünlerin moda deyişinde de geçtiği gibi; '.. ve sonra dedim ki, iyi ki Galatasaraylıyım...'

 Mutsuz bir sonla bitirmek istemezdim ama, şeytanın avukatlığını yapmak, kötü polisi oynamak da lazım bence. Çuvaldızı en başta kendimize batırarak. Şimdi şu senaryoyu bir düşünün, Portekiz yerine Türk Telekom Arena'dayız, ilk yarı golü yedik ve dakika 56'da Cluj 1-0 öne geçti. O noktada, o taraftarın tepkisi nasıl olurdu ? O tepkilerden sonra biz o maçı 2-1'e getirebilir miydik ?

 Sanırım, ne yazık ki bu sorunu cevabını hepimiz biliyoruz...

 Neyse, yıllar sonra yeniden Top 16'dayız, yürüyedur Galatasaray !