abdullah avcı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
abdullah avcı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Mart 2013 Çarşamba

Değişen Parola, Unutulan Güvenlik Sorusu

  Hiddink'in günah keçisi ilan edilip Abdullah Avcı'nın Milli Takım'ın başına geçmesinden sonra düzenlediği basın toplantısında, Avcı yeni bir yapılanmadan bahsetmişti. Yanında Mehmet Ali Aydınlar vardı hoca ile  beraber verdikleri parola çok netti: Milli Takım'da bir kan değişikliği lazım ve biz bu jenerasyon değişimini yapacağız.

 Bu parola ile yola çıkmak gayet mantıklıydı Türk Futbolu'nu yönetenler için. Sonuçta ortada bir başarısızlık ve miyadını doldurmuş bir jenerasyon vardı. Bu değişimi de genç bir teknik adamla yapmak makul bir seçimdi. Özellikle Avcı'nın U21 Milli Takımı'nın başında kazandığı başarılar da göz önünde bulundurulduğunda, seçim doğru gözüküyordu.

 Ancak ne olduysa Hollanda maçından önce oldu. Köprünün altından sular aktı, ülkede şike depremi yaşandı, federasyonun başına ülkenin en başarılı futbol adamı (!) Demirören geldi ve belki de tüm bu olanlar Avcı'nın parolasının değişmesine (değiştirilmesine) sebep oldu. İmza töreninde 'yeni bir yapılanma'dan bahseden Avcı, Hollanda maçından hemen önce '2. olarak değil, direkt olarak şampiyonaya gidecek bir takım yaratacağız' açıklamasını yaptı. 'Yeni bir yapılanma ile yarışmacı takım yaratacağız' demedi mesela, direkt başarı endeksli bir hedef koydu önüne ve bu hedef için geçmesi gereken bir Hollanda Milli Takımı vardı. Romanya, Macaristan gibi takımları daha söylemiyorum bile..


 Hollanda gibi futbol geleneği olan bir ülkeyi geride bırakıp direkt şampiyonaya gidecek bir takım kurarken, yeni bir jenerasyon yaratmak, cümle olarak kulağa rüya gibi geliyor. Ancak bu iş pratikte, okunduğu kadar kolay olmuyor tabi ki. Eğer ki Hollanda maçından önce, başta dile getirdiği parolayı değiştirmemiş olsaydı, bu paralelde oyuncu tercihleri de değişecekti kanımca..

  'Yapılanma' parolasından 'acil başarı' parolasına geçen milli takım ne yazık ki güvenlik sorusunu unutarak sınıfta kaldı.. Bu başarısızlığı Semih'in hatasına bağlayanlara da sözüm şu: şu maça kadar toplam 6 (yazıyla altı) puan alan milli takımın tüm yükünü bu genç omuzlara yüklemek isterseniz, buyrun, hiç tereddüt etmeyin..

7 Şubat 2013 Perşembe

Perhiz - Lahana Turşusu


 Yazıya sondan başlayalım; Türk Milli Takım artık kimseye heyecan vermiyor. Bunun birkaç temel sebebi var aslında;

1. Takım başarısız, neredeyse dağılmış durumda. Kadroda heyecan veren oyuncu sayısı 1-2, bu sınırlı yetenekli oyuncu kadrosunun reytingi de doğal olarak düşük. Başarılı dönemlerde takip edilen bir takım oluyor doğal olarak milli takım, örnek olarak 2002 Dünya Kupası yada 2008 Avrupa Şampiyonası süreçleri verilebilir.

2. Oyuna değil renklere aşık bir ilgili-taraftar topluluğu var ülkede. Milli Takım etrafında toplandığımız dönemlere bir bakalım, ne zaman kendimize bir 'kan davalısı' buluyoruz, o zaman Milli Takım'ın reytingi birden artıveriyor. Örnek olarak; İsviçre maçları, Yunanistan maçları verilebilir.

3. Yönetici sorunsalı da büyük Milli Takım'da. Takımın başında halen rüştünü ispat edememiş bir hoca var, Federasyon Başkanımızı söylemiyorum bile ! Sanırım tüm ülke olarak uzlaşabileceğimiz tek nokta Federasyon Başkanımız'ın yönetme kabiliyetinin seviyesidir !



 
 Tüm bunları bir kenara koyup olaya bir de teknik açıdan bakalım. Hollanda'ya kaybettiğimiz maçtan önce 'Birinciliğe oynayacak bir takım yaratmaya çalışıyoruz, play off kaderimiz değil ' diyen Abdullah Avcı, maçtan hemen sonra ' Jenerasyon değişimi sırasında sabrı hakediyoruz' da diyebiliyor. Ben kendisinin ikinci açıklamasına kesinlikle katılıyorum, bu süreçler sancılı olabiliyor ancak doğru yönetildiğinde büyük ve sürekli başarılara ulaşan bir süreç de gelişebiliyor. Ancak dünkü Çek Cumhuriyeti maçındaki oyuncu tercihleri, Avcı'nın kendisini yalanlamasına sebep oluyor.

 Ülke futbolunun an itibariyle Kupa 1'de oynayan tek takımı olan Galatasaray'ın gelecek vaadeden genç stoperi 90 dakika boyunca kenarda oturuyor, 3 büyüklerden, en büyük maddi sıkıntıları çeken tarafında oyunuyla herkesin takdirini toplayan 92 doğumlu genç yetenek ortalarda yok, Fenerbahçe gibi transfer delisi, gençlere şans verme konusunda çok kısır olan bir takımda ciddi süreler almaya başlayan 94 doğumlu oyuncu alt seviyelerde şans bulabiliyor. Çek maçının 2. yarısında oyuna giren oyuncuların yaş ortalaması ise 27-28 civarında.

 Ayrıca bir de herkesin dile getirdiği 'Alamancı pozitif ayrımcılığı' net olarak gözler önünde. Sercan Sararer, Mehmet Ekici gibi isimler Türkiye'de mesela Gaziantepspor'da forma giyen 2 genç oyuncu olsalardı, dün o kadroda yer bulabilirler miydi ben çok merak ediyorum. 7


 
 Avcı ne yazık ki hem medyanın ve spor kamuoyunun gözünde yarışmacı gözükmek istiyor hem de jenerasyon değişikliğinden bahsediyor. Başında 10 senede 12 teknik direktörle çalışmış bir idareci olduğunun farkına varsa, belki o da panikleyip eski tüfeklere tekrar sarılacak. Ne yazık ki ne Avcı jenerasyon değişikliğinin hakkını veriyor, ne de olası jenerasyon değişikliğine sabır gösterecek yöneticiler ülke futbolunu yönetiyorlar...

6 Şubat 2013 Çarşamba

Senin Memleket Neresi?



Son dönemde gündeme gelen dil konusu yüzünden asıl tartışmamız gereken yine arka planda kaldı: Sercan Sararer neden milli takımda?
Ne milli forma altında önemli bir katkısı var bugüne kadar, ne de bu sezon üst düzey bir performansı. 16 lig, bir kupa maçına çıkmış bu sezon Sercan, sıfır gol bir asistle oynamış. Gerçekten hak ediyor mu sizce milli formayı? Ferhat Kiraz ya da Erman Kılıç'ın milli takıma seçilebilmesi için İstanbul'da oynamaları gerek derdik eskiden olsa. Şimdilerde sanırım kapağı ligin dibinde de olsa bir Bundesliga takımına atmak yeterli.

Ve Mehmet Ekici örneği. Türkiye eleme grubundaki en önemli maçlarından birini 16 Ekim 2012'de Macaristan deplasmanında oynamıştı ve bu kritik maçta ilk on birde görev alan Mehmet Ekici, o tarihte Bundesliga'da yalnızca 26 Eylül 2012'deki Freiburg - Werder Bremen maçında 10 dakika oynamıştı. Hani şu takımın en alternatifli bölgesinde oynayan Mehmet Ekici. Sadece gurbetçi olduğu için mi oynuyor bu oyuncular? "Gurbetçileri takip ediyoruz, hiç birini kaçırmıyoruz" mesajı verebilmek mi tüm amaç? Mesut Özil'i kaçırdık diye iyi-kötü, formda-formsuz kim varsa alacak mıyız kadroya?

29 Mayıs 2012 Salı

'Seni Evinden Aldırıyorum Matmazel ! '

 Eski filmlerde duyup da güldüğüm birçok klişe var; mesela ' Hamdi'ye söyle, hemen arabayı hazırlasın; İzmir'e gidiyoruz' diyen adam bana fena halde komik gelmekte. Arabanın nesini hazırlayacak Yaver Hamdi ? Bu araba hazır değil mi zaten ? Jant kapaklarını falan mı yerleştiriyor o arada zavallım Hamdi ?

 Bir diğer klişe de, ' Hemen bir otomobil gönderip, seni evden aldırıyorum, buralara kadar yorulma Matmazel. ' dir mesela. Karşı taraf bir incelik gösterip,  arkadaşı buluşma noktasına toplu taşıma ile gelmesin diye, arabasını gönderir ve o kişiyi aldırır. Ne büyük bir kibarlıktır bu !

 Dünden beri ülke spor gündeminin manşeti de 'matmazel'i evden aldırmak isteyen, milli takımımızın büyük yıldızlarından (!) kaleci Volkan Demirel ile ilgili. Mevzuyu anlatmaya gerek yok, malum görüntüleri zaten görmüşsünüzdür. Ancak görüntülerdeki bazı ayrıntılar, değme komedi filmlerinde dahi görülebilecek cinsten değil gerçekten de.

 Öncelikle, mesleğinde duayen olan, foto muhabir Vedat Danacı'nın üzerine 'insanca' saldıran V.D. bundan birkaç dakika sonra ağzından salyalar saçarak Danacı'ya insanlık dersi veriyor. 'Hayvanlığa gerek yok' diyor kendisi, fena ironik oluyor tabi, seyirci kahkahalara boğuluyor !

 Sosyal mesajlar vermeye devam eden V.D. bir süre sonra insani yönlerini daha da ortaya koyuyor ve Vedat Danacı ile bir görüşme talep ediyor, 'seni evden aldıracağım oğlum' diyor, 'oğlum'u da samimiyetten söylüyor, 'sen yorulma Vedat Abi, ben seni evden aldırırım ' demek istiyor aslında, sizin gibi öküzün altında buzağa arayan terbiyesizler de olayı nerelere çekiyor.. Başkanı 'ÇETE KURMAKTAN' yargılanan camianın futbol takımının 2. kaptanı, kendilerini affettirmek ve basınla arayı ısıtmak için böyle bir teklifte bulunuyor usta gazeteciye, tam bir centilmen !



 İroniyi bir kenara bırakıp, bazı kimselere birkaç sms atmak isterim buradan;

 V.D: Sana söyleyecek pek bir şey yok aslında, tüm magandalıklarına, terbiyesizliklerine, sportmenlik dışı hareketlerine rağmen sana o milli formayı layık görenler, seni bu konumda günahsız hale getiriyorlar..

 Vedat Danacı: Ben Türk Spor Medyası'nın son 15 senesini yakından takip eden, sıradan bir sporseverim. Bu süre zarfında spor gazetelerinin hangisini takip edersem edeyim, fotoğraf altında hep aynı ismi gördüğümü hatırlarım : 'Vedat Danacı' Ancak bazı 'dana'lar bu işin tam ortasında olmasına rağmen sana ' oğlum ' diyebiliyorsa, tehditler savurabiliyorsa; senin yapman gereken bu işin sonuna kadar gitmektir. Şu an bir dilekçenle savcı harekete geçebilir, bir insana ' seni aldıracağım' demek açık tehdittir. Lütfen bu işi burada koyverme, toplumun da gazeteci ile gazetecicik ayrımı yapmasına yardımcı ol. Kolay gelsin üstad..

 Aziz Yıldırım: Şu anda yargılanma sebeplerinizin başında gelen 'çete kurma suçu' diye biliyorum ben sayın başkan. Kaleciniz ve 2. kaptanınızın tanıdığı adamlar varmış ve Vedat Danacı'yı evden aldıracakmış, size de ironik geldi değil mi ?

 Abdullak Avcı: Ateşten gömleği giydiğinizin siz de farkındasınız. Birkaç ay önce Kadir Has Üniversitesi'ndeki söyleşide de size sormuştum, 'Başkanınız Yıldırım Demirören ve siz projelerden bahsediyorsunuz, nasıl olacak ?' diye. Siz de ' yarın gönderilecekmiş gibi çalışıyorum' demiştiniz. İşte o projelerin anlamlanması için bugün harekete geçmeniz gerekiyor. Tamamen çamura bulanmış Türk Futbolu'na etki edebileceğiniz tek alan Milli Takım, ve VD, EB gibi virüsleri en azından bu ülkeyi temsil eden takımdan uzaklaştırırsanız, 'temiz' futbol devrimini başlatmış olursunuz. Yok, siz de diğerleri gibi yüreksiz davranırsanız, size Dünya Kupası Elemelerin'den sonra Kayserispor'da, Mersin İdman Yurdu'nda yada Orduspor'da şimdiden başarılar dilerim...

30 Mayıs 2010 Pazar

İBB Çalışıyor



Süper ligimizin her ligde olduğu gibi sevilen ve sevilmeyen takımları olsa da, her iki yakanın da bir savunucusu vardır. Peki genelde sevilmeyen, sempati duyulmayan ve üstüne üstlük, savunanı da olmayan tek forma hangi takıma aittir? Cevap çok net, İstanbul Büyükşehir Belediyespor(İBB). Sahip oldukları maddi güç ve sahip olmadıkları taraftar, diğer takımları destekleyenler tarafından hep İBB'nin neden ligde olmaması gerektiği sorusunun cevabıdır. Bu yazı, onların ligde olup olmaması gerektiğini, belediyeciliğin asıl amacının profesyonel sporlara destek olup olmamasını sorgulamak yerine, Avcı'nın ve öğrencilerinin futbola kattıklarını incelemek üzerine yazılmıştır.

İBB’nin yaptığı en doğru işlerin başında, başarılı teknik direktörü Abdullah Avcı’ya, ülkemizde birçok teknik direktörün hak ettiği, fakat elde edemediği şansı vermesi gelmektedir. İBB, her yıl kimlik değiştiren, 2-3 yıllık hedefler koyup 3 hafta sonra teknik direktör değiştiren, başkanın soyunma odasından çıkmadığı, yönetilme fakiri Anadolu takımlarının önündeki en güzel istikrar örneğidir. Lige çıktıkları 2007/08 sezonunu 12., 2008/09 sezonunu 9., ve nihayet geçtiğimiz sezonu 6. olarak tamamlamayı başardılar.

Elbette bu başarıyı sahip oldukları maddi güce bağlayanlar olacaktır, fakat ben buna sonuna kadar katılamayacağım. Çünkü İBB bu sezon elde ettiği başarıyı, büyük paralar harcayarak kadrosuna kattığı Taner Gülleri, Herve Tum, İbrahim Akın gibi oyunculardan ziyade, sistemin, takım oyununun bir parçası olmayı başaran, ve İBB en öncesi alt liglerde mücadele etmiş olan, Metin Depe, Ali Güzeldal, İskender Alın, Hasan Ali Durtuluk ve Tevfik Köse gibi oyuncuların katkısıyla elde etti. Bu noktada kuşkusuz onları bir şablonda, ne yaptığını bilerek oynatmayı başaran Abdullah Avcı’nın hakkını teslim etmemiz gerekir.



Sezonun 32.haftasında Olimpiyat Stadı’nda oynanan İBB-Galatasaray maçı, takım oyunu ile kadro kalitesinin mücadelesi şeklinde geçti adeta. Maçı izleyenlerin dikkatinden kaçmamıştır, her iki takım da sahayı enine ve boyuna geniş kullanmayı amaçlayan 4-3-3 dizilişiyle sahadaydı. Her ne kadar maçı Galatasaray 1-0 kazansa da, o günden akıllarda, küçük üçgenler kuran, kanat oyuncularının tersten bindirerek forveti ikilediği, en uçtaki santrafor İskender’in geriye gelerek arkasındaki orta saha Efe’ye boş alanlar yarattığı, çağdaş futbol örnekleriyle bezeli bir İBB izledik.

İBB’nin bu sezon en çok eleştirildiği noktalardan biri, öne geçince katı defans yapmasıydı. Yıllar önce aynı şeyi uygulayıp maçları çoğunlukla tek farkla kazanan, üstelik bunu rakiplerinden kadro kalitesi olarak oldukça zengin takımlarda yapan Lucescu nasıl bugün özlemle anılıyorsa, Abdullah Avcı’nın bu konuda eleştirilmesi öyle yanlıştır. Bir Anadolu takımının, puan maçında, kendinden güçlü rakibinden bir farkla üstünken, kapanıp kontra atak futboluna dönmesi kadar doğal bir şey olamaz. Zaten, Abdullah Avcı’nın sezonun geneline yaydığı bu mantalitenin, sadece büyüklere çelme taktığı maçlardan sonra eleştirilmesi de manidardır.

2 Mayıs 2010 Pazar

Atina Deplasmanı mı Daha Yakındır, Olimpiyat Stadı mı?

İlginç bir maç günüydü her bakımdan. 1 Mayıs 32 yıl aradan sonra Taksim Meydanı'nda kutlanabiliyordu. Öğlen saatlerine doğru 200.000 kişi, meydanı ve çevresini tamamen doldurmuştu. Demokratik haklarını arayan insanlar olduğunu görmek, gerçekten çok güzeldi, ancak maça gitmeye çalışan zavallı taraftar için metronun hiç bir kolunun çalışmadığını görmek de bir o kadar üzücüydü..

Neyse ki, bu vesileyle, zaten içimde ukde olan 1 Mayıs yürüyüşünün Pangaltı-Mecidiyeköy etabına Galatasaray formamla katılmış oldum. Yeri geldi onlarla slogan attım, yeri geldi maçın ayrıntılarını soran yaşlı amcalara yanıtlar verdim. Kötü olmadı yani yürüdüğüm, ben de demokratik hakkımı kullanıp, 1 Mayıs'da ucundan kıyısından da olsa yürümüş oldum.



Ancak bu durum bana, Vali de olsa kimsenin sözüne güvenmem gerektiğini gösterdi. Bir gün önce, saniyede 48 kelime telaffuz edebilen Valimizin 'Taksim durakları dışında tüm metro çalışacaktır' açıklamasının üstüne metroyu tamamen kapalı görmek, beni bu yargıya itti tabi ki..

Evden öğlen 3 civarlarında çıktığım düşünülürse, Balkanlarda oynanması olası bir UEFA ligi deplasmanına da aynı saatte çıkmamın yeterli olabileceğini düşündüm. Mesela bir Olimpiakos deplasmanı için 15:30'da Havaş'a binilse, 17:30'da uçak kalksa, 19:00'da havaalanına ulaşılsa, bir taksiyle çok rahat bir şekilde maça yetişilebilirdi. Ancak ben, bırakın başka bir ülkeyi, başka bir şehirde bile olmayan bir deplasman için evden, maçın başlamasından 5 saat önce çıkmak zorunda kalıyorum, varın siz düşünün Olimpiyat Stadının mezalimini..


Neyse ki, Mecidiyeköy'den Olimpiyat Stadı'na Galatasaray sözlük yazarlarından bir arkadaşın arabasıyla ulaşacaktık. Toplu taşıma ile ulaşımı sağlayacak taraftarlara göre tabi ki şanslıydık. Ama pek tabi ki, iddiası kalmamış bir takımın peşinden, en zor ulaşılan deplasmana gitme fikri, bir çok yakınımıza gayet saçma gelmişti. Biz de mantıklı bir yanını açıklayamadık zaten..


Stad çevresine ulaşıldığında görüldü ki, 17:30 itibariyle 1 taraftara 2 köfteci, 3 sucu, 4.5 da çekirdekçi düşmekteydi. Maça ilgi bir hayli azdı, tabi son saniye bedavacıları için o saatler oldukça erkendi.

Bizim için maçtan aklıda kalan bir başka nokta daha var. Maçın başlamasına yaklaşık 2 saat varken, mazotu biten insanların, en yakın uygarlık belirtisine yürüme mesafesiyle yarım saat uzakken yaşadıkları dramı gördüm. Diğer yandan, bu sorunu çözmek için, hayatında ilk kez gördüğü, belki adını bile hatırlayamadığı, ancak aynı renklere aşık olduklarını bildiği bir kişiye, arabasını vermesi, sanırım sadece bizim ülkemizde görülebilecek bir olaydır. Sadece aynı renklerin peşinden koşan insanların birbirlerine duyduğu güvendir sanırım bu. Tam da burda, bu güveni kullanan insanların hikayeleri de yazılırdı ama, o başka bir başlık altında kaleme alınması gereken bir mevzu sanırım..

Stad Olimpiyat olunca, maça geliş öyküsü, maçın öyküsünden çok daha uzun oluyor tabi. Açıkcası maçtan önce asıl merak ettiğim, Frank Rijkaard'ın oyuncu tercihleri ile Abdullah Avcı'nın Galatasaray fobisini üstünden atıp atmadığı olacaktı.



Frank, beni şaşırtan bir kadroyla çıktı sahaya. Cezalı Lucas Neill yerine Emre Güngör tercihi pek süpriz olmadı, Servet'in gözden çıkarıldığı uzun zamandır bilinen bir gerçek. Ancak ilk 11'de Jo tercihini görmek şaşırttı bizleri. Frank'ın düşüncesi, kiralıkları son kez 90 dakika izlemek olabilir, ancak akıllara Gio'nun bonservisinin pahalı olduğu gelince, belki de Frank'ın alternatif aradığı da gelmedi değil açıkcası.

Maça istekli ve hızlı başlayan Galatasaray oldu, ancak ilk net pozisyonu İBB buldu. 19. dakikada ofsayt diye duraksayan defansın arkasına sarkan Efe, ortadaki arkadaşına kötü bir pas atınca, pozisyonu değerlendirememiş oldu.

Hemen akabininde de Galatasaray'ın golü geldi. 23. dakikada sağdan güzel bir ara pasıyla Baros'u kaçıran Sabri, golün asistini yapmış oldu. Kaleciyi de geçen Milan Baros, bu sezonun yarısını sakatlık sebebiyle kaçırmış olmasına rağmen, gol sayısını 10'a çıkardı.




2. yarıda da oyun genellikle ortadaydı. Özellikle Elano-Ayhan ve Arda-Mustafa Sarp değişiklikleriden sonra, son 10 dakikaya kadar orta saha mücadelesi olarak devam etti karşılaşma. Son 10 dakikada ise İBB'nin risk alması sebebiyle 2 takım da pozisyonlara girdi, ancak bunlardan yararlanamadılar.



İBB için ayrı bir paragraf açmak istiyorum. Özellikle genç teknik adamları için. Abdullah Avcı, bu ligin en kaliteli hocalarından biridir. Özellikle bu kısır kadrosunu sürekli olarak ligin üst yarısında tutması, takdire şayandır. Ancak, yılar yılı üzerindeki Galatasaray baskısını bir türlü atamamıştır. 4 sezondur ligde yenemedikeri tek takımın Galatasaray olması da, bence medayadaki saçma haberlerin yarattığı stressten ileri geliyor. Bu haberlerin doğru olmadığını belirtmek için, 'Benim oğlum Beşiktaş Spor Okuluna gidiyor, ancak hala beni Galatasaray uşaklığıyla itham ediyorlar' açıklamasını bile yapma gereği duymuştur. Abdullah hoca, belki de bu baskı olmadan, takımını her zaman oynattığı gibi oynatmayı denese, Galatasaray'a karşı da kazanıp, belki de sadece kendisinin kafasına taktığı saçma dedikoduları da ortadan kaldıracaktır.



Uzun lafın kısası, Galatasaray taraftarı için en zor ulaşılan deplasmanın hikayesi bu şekildeydi, U2 konserine kadar, Olimpiyat Stadı civarlarında bir toplu taşıma aracının faaliyete geçmesi dileğiyle..