Sabri Pamukoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sabri Pamukoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Nisan 2012 Salı

Kadın Basketbolu Final Serisi

bugün final serisi maç programı açıklandı. bilindiği üzere ev sahibi avantajı fenerbahçe'de ve 5 maç üzerinden oynanacak serinin 3 maçı caferağa'da olacak. sırayla 2 maç caferağa'da, 2 maç ipekçi'de, 4. maç gibi yine gerekirse 5. ve son maç caferağa'da oynanacak. tarihler sırasıyla şöyle; 12 nisan(perşembe)-14 nisan(cumartesi)-17 nisan(salı)-19 nisan(perşembe)-22 nisan(pazar). yani orada oynanması muhtemel 3 maçın 2'si hafta sonu. bizim sahamızda oynanması muhtemel 2 maçın 2'si de hafta içi.

öyle denk gelmiş diyebilirsiniz. peki, sadece 1 sene önceye bakıyoruz. geçen sene normal sezonu lider bitiriyoruz ve ev sahibi avantajını alıyoruz. durum şu, bizim 3 iç saha maçının 1'i hafta sonu, 2'si hafta içi, oradaki 2 maçınsa 1'i hafta sonu, 1'i hafta içi. hala e tamam abi ne var bunda, öyle denk gelmiş diyebilirsiniz tabi ki. ama şu var ki, geçen sene yarı final serileri 6 nisan'da biterken final serisi 10 nisan'da başlıyor. bu sene 9 nisan'da biten yarı finallerden sonra finallerin başlangıcı 12 nisan. neden? çünkü geçen seneki gibi başlasa her şey kayıyor ve tıpkı geçen seneki gibi hem galatasaray hem de fenerbahçe 1 hafta sonu maçı oynayabiliyor. ama o iş birilerine uymuyor tabi ki.

gelelim maç saatlerine. geçen sene oynanan hafta içi maçlarına bakalım önce. 12 nisan salı günü ipekçi'de oynanan serinin 2. maçının başlama saati 20:00. 15 nisan cuma, caferağa'da oynanan serinin 3. maçının başlangıç saati ise 20:30. neden öyle, onu biz bilemiyoruz işte. ama tesadüf mü hayır. çünkü bu sene fenerbahçe'nin oynayacağı tek hafta içi maçının başlama saati 20:00. ipekçi'deki 2 maçınsa 19:30. neden? öyle işte.

bu sene biz hafta sonu maçı oynayamayacağımız için bu seneyi karşılaştıramıyoruz ama geçen seneki hafta sonu maçlarının başlangıç saatlerine gelelim. biri 14:00, biri 15:30. hangisi, hangisi söylemeye gerek yok heralde. ipekçi'deki maçın akşamı futbolda trabzon maçı vardı. o yüzden denebilir. ama o maç seyircisizdi. ayrıca buna dikkat edeceksek ver ikisini de 15:00'e. kafanız rahat olsun. ama olur mu, olmaz tabi. maçtan 1 gün önce 3 kere değişen hakem triosundan, murat biricik'ten, şike iddianamesindeki recep ankaralı tapelerinden falan bahsetmiyorum hiç.

kızmıyorum federasyona falan. hakkım yok çünkü. senin, elindeki euroleague f8'inin organizasyonunu devrettiğin kurum sonuçta o. sana iç sahada, deplasmanı yaşatan da o. aslında o değil, bunu yapan sensin arkadaşım. yukarda ne güzel söylenmiş, 'kulübün en kötü idare edilen şubesi.' evet bunun farkındayız. ama sizin bunu sürekli ispat etmenize gerek yok.

17 Mayıs 2011 Salı

O GÜN



Bugün 17 Mayıs...

Nerden başlasam, neresinden girsem bir türlü bilemediğim için böyle saçma sapan bir giriş yaptım konuya öncelikle onu söyleyeyim. Ne zamandır uzak kaldığımdan pas tutmuşum heralde. Öncelikle ufak bir özür. Gerek Galatasaray'ın bu hali, gerek ben hariç diğer abilerimin işleri güçleri, benimse tamamen keyfe keder terbiyesizliğim yüzünden milyonlarca okurumuza ulaşamadık bir süredir:) Ama geri dönüşe yakışan bir başlıkla dönüyoruz aranıza. Tamamen kişisel olacak, tamamen benim şampiyonluk yolumu anlatacağım şimdiden söyleyeyim.

Aslında çok eskilere gitmek Derwall'den girmek, Mustafa Denizli'den, İmparator'un yuvasına dönüşünden çıkmak, Manchester zaferini anlatmak, Bilbao'daki acının aslında 'o gün'lerin habercisi olduğundan bahsetmek gerek ama ben çok fazla uzatmadan 99 Ağustos'undan başlayacağım. Maçı Cine 5 yayınlıyordu, bizim evde decoder yok. Nazilli'deyiz tabi, öğretmenevine gittik maçı izlemeye. genelde orada izlerdik zaten maçları. Ama bu sefer başka bir oda gibi bir yerde izliyoruz. Annem, halam falan da var. O odada bir de Altay'ın Fenerbahçe'yi 1-0 yendiği maçı izlemiştim, daha da girmedim oraya. Fakat güzel bir yermiş. Neyse Ercan Taner'in her söyleşinde ayrı bir güzel çıkan 'Haaaaggggiiii'leri eşliğinde 3-0'la turu kolaylıyorduk. Rövanş 17 Ağustos felaketinin taze acısıyla oynanıyor, Okan'ın tek golüyle Şampiyonlar Ligi gruplarına katılıyorduk.

Kuralar çekiliyor, grup zor. Chelsea, Milan, Hertha Berlin. İlk maç içerde Hertha Berlin'le. O gün Nazilli'yi bilenler için söylüyorum, eski cezaevinin olduğu yerde panayır olurdu eskiden. Gidiyoruz, geziyoruz, eğleniyoruz. Maç saatine evdeyiz. Neden bilmiyorum tek başıma odamda, küçük televizyonda izliyorum maçı. 1 dakika içinde arka arkaya yediğimiz 2 golle yıkılıyorum. Kral atıyor, 2-1'le gidiyoruz soyunma odasına.Galatasaray tarihinin en ilginç transferlerinden Bruno çıkıyordu sonra sahneye golü atıyordu ama olmuyordu işte vermiyordu hakem. Neymiş Kiraly topu kontrol etmiş, hadi canım. Neyse bastırıyoruz ama 70 oluyor yok, 75 oluyor yok, 80 oluyor yok. Veee, dakika 85 civarı sanırım bir korner sonrası uzaklaşan bir top ama top ta orta sahada. O esnada çalan bir düdük. Ne oluyoruz demeye kalmadan hakem penaltı diyor. Deli gibi seviniyorum ama anlamıyorum niye penaltı, hala da bilmiyorum hatta bir bilen anlatıversin bir zahmet. Neyse hakem kararlarını tartışmak bizim işimiz değil zaten. Sana çalınsa böyle penaltı kim bilir ne derdin diyen olur elbet. Evet derdim ama o gün bana çalınmadı, napıyım yani:) Neyse Hagi atıyor. 2-2 bitiyor ilk maç.

İkinci maç San Siro'da Milan'la. Fena oynamıyoruz zaten oynayamayız da, Milan'a karşı duruşumuz belli. Neyse evdeyim yine ailecek izliyoruz maçı. İlk yarı biterken babam çöp atmak için dışarı çıkıyor. Ah baba yapılacak iş mi bu, Fenerli ne de olsa bozuyor totemi. Onun evden çıkışıyla yine 1 dakikada 2 gol birden yiyoruz. Ama bu kez döner mi, zor. Sonuçta San Siro'dasın 2 farkla geridesin. Dönmüyor da zaten, Ümit atıyor 2-1 bitiyor.

Chelsea maçlarını birlikte geçiyorum. Hatta çok hızlı geçiyorum, hemen geçiyorum. Hatırlanası bişey yok zaten. Birazdan bahsedeceğim Dennis Wise'ı unutmayalım bu arada. Bir de Sami Yen'deki maçtan önce Fatih Terim'in açıklamaları benim için yeni bir totem doğuruyordu. Taffarel'in yokluğuna binaen kalemize gelemeyecekler, rahat kazanacağız gibi imparatorun ağzından duymaya alışık olmadığımız sözler ve ardından gelen sonuç, Fatih Terim'in ilerleyen maçlardan önceki temkinli olacağız açıklamalarını benim için kupanın anahtarı haline getirmişti.

Chelsea mağlubiyetlerinin ardından 4. maçlar sonunda, 1 puanla grupta son sırada ve 'önemli olan katılmaktı' modundayız. Tek çıkar yol, biz Hertha'yı Berlin'de yeneceğiz, Milan Chelsea'yi San Siro'da yenemeyecek, son hafta da Sami Yen'de Milan'ı yeneceğiz. Bu da bizi ancak 3. yapıp UEFA kupasına götürecekti.

Beşinci maç Hertha deplasmanı, devreye 1-0 geride gidiyorduk. Zaten az olan umutlar iyice diplerdeydi artık. Lakin soyunma odasında her ne oluyorsa oluyor, ikinci devre sahaya aslanlar gibi dönüyordu takım. Ama ne dönmek. Gol olup yağıyorduk Berlin'de 4-1'le geçiyorduk Hertha'yı. Tugay'ın o unutulmaz sevincini ben de evde yapıyordum. Biz 4 atıyorduk ama ipler bizim elimizde değildi işte. Milan kazanırsa 10 atsak faydası yoktu. Ama o noktada devreye Londra'da sahaya giren terör örgütü üyesine çelme takarak düşürüp gönlümüzde taht kuran, Kral'ın alnından öptüğü nur yüzlü kardeşimiz Dennis Wise'ın golü girdi ve Chelsea San Siro'da puanı kaptı.

Son hafta rakip Milan, işte o efsanevi maç. Sabah okula gitmek için servis beklerken Recepbey İlkokulu'nun önünde Muzo'yla hesaplar başlıyor. Aslında yapılacak pek bir hesap da yok ya yapıyoruz işte bişeyler. Milan kazanırsa çıkar, berabere kalırsa UEFA'ya gider. Peki ya kaybederse? İşte o zaman biz gideriz, yolumuza devam ederiz. Okuldan geliyorum, bir klasik olarak yine yoğurt ekmek yediriyor halam ve uyuyorum ta ki, babam 'hadi artık maç başlıyor kalk' diyene kadar. Uyanıyorum, geçiyorum televizyonun başına. Hayatımda ilk kez duyduğum bir ses karşılıyor beni, bir daha da duymuyorum zaten o sesi. Yorumcu da Tanju. Maç başlıyor, 'Ezeli rakip', Weah'la geçiyor öne, biz 'arka direk' Capone'yle eşitliyoruz skoru. Devreye 1-1 gidiyoruz. Dönüşte Giunti atıyor, yıkılıyorum evde. İnanmışım bir kere ama bu sefer olmayacak galiba. Kırılıyor umutlarım. Aslında bu golde değil de 75'lerde tabela kalktığında Hagi-Hasan değişikliğinde kırılıyor. Aslında tam burda da değil tam olarak Hagi oyundan çıkarken el kol yapınca, sağa sola atarlanıp 1 dakika saha içinde dolaşınca, ardından Sami Yen'de ilk kez ıslıklanınca kırılıyor, ben de kırılıyorum o an Hagi'ye ne haddimeyse tövbe tövbe. Çocuk aklı işte. Neyse dakikalar 85 oluyor, Ergün kesiyor Kral vuruyor. 2-2. Acaba mı? diyorum. Evet diyor. Bir kaç ay sonra çok daha büyük bir günde yine sahada olacak Lopez Nieto son dakikada çalıyor düdüğü, veriyor penaltıyı. Affetmiyor Ümit, bırakıyor köşeye. Uçuyorum, kaçıyorum, bağırıyorum, çağırıyorum, yıkıyorum ortalığı. Tıpkı tribündeki Suat gibi. O gün kendime en yakın hissettiğim adam oluyor Suat. Bitiyor maç ve UEFA'dayız. YENDİK Mİ LAN! İşte orada başlıyor, tek ihtimali olan insanların hikayesi.

3. turdan giriyoruz kuraya. Bir gece önce rüyamda görüyorum Bologna çıkmış rakip, Signori'yle Türkçe konuşuyorum. Ertesi gün Murathan'larda FİFA oynayıp Arsenal'le Seaman'i gol kralı yaparken babam arıyor ve diyor ki rakip Bologna. Anam diyorum, valla görmüştüm ben bunu. Gün geliyor, ilk maç deplasmanda. Maçı bir İtalyan kanalı veriyor. Bizim belediye de karasal yayından o kanalı ayarlayıp evlere servis ediyor sağolsun. Tekrar teşekkürler Esat Amca. Maçtan önce annemlerle Migros'a gidiyoruz, o zamanlar en büyük zevkim. Ama aceleyle çıkıyoruz sonra. Neredeyse maça gecikeceğiz. Neyse yetişiyoruz. Signori atıyor, üzüyor beni, oysa ki o kadar sohbetimiz vardı onunla. Maçın sonuna doğru Ümit kesiyor. Kral yükseliyor, en tepeye çıkıyor, sonra eğilip kafayı çakıyor. Daha sonra Bologna kalecisi Pagliuca diyor ki, hayatımda yediğim en güzel gol. Aynen katılıyorum abi, yok böyle gol. 1-1 bitiyor maç. Rövanş Sami Yen'de. Hasan'la öne geçiyoruz. Sonra 1-1 oluyor. Ardından soldan kesilen bir topa Ümit Davala öyle bir vuruyor ki topun canı istiyor ve gol oluyor. Ardından ecel terleri döküyoruz. Ama yemiyoruz. Öyle bitiyor maç. Turu geçiyoruz.

Bu kez rakip Dortmund. Hem de ne Dortmund 3 sene öncesinin Şampiyonlar Ligi şampiyonu Dortmund. Maç yine Cine5'te. Bu kez Burkaylar'da izleyeceğim maçı. Tam evden çıktığım sırada bir çocuk, üzerinde Dortmund forması. Nasıl sinirleniyorum, dalıcam çocuğa ama büyük benden, hafiften tırsıyorum, ses etmiyorum neyse babam bırakıyor beni. Akşam oluyor. Maç saati geliyor. Hakan 'dönüyor, vuruyor' öne geçiyoruz. Sonra sahneye birisi çıkıyor. Şimdiye kadar mümkün olduğunca az bahsetmeye çalıştım ondan. Çünkü şu anı bekliyordum. Artık söz onda. Hagi öyle bir çıkıyor ki sahneye, öyle bir vuruyor ki topa. Kim ne yapabilir ki o topa. Müthiş oynuyoruz, Commandante de maçın tamamını domine ediyor. 2-0 kazanıyoruz. Burkay'dan da bahsetmeden geçmeyeyim. Kendisi Fenerbahçe'lidir aslında ama uğurludur benim için. Birincisi bu maç, ikincisiyse 2-2 biten Barcelona-Galatasaray maçının ilk yarısını da biz de birlikte izlemiştik yatakların, yorganların üstünde. İkinci yarı gitmişlerdi de öyle 2-2 yi yakalamıştı Barcelona. Ulan bok mu vardı gidiyon?

Rövanş Sami Yen'de bu kez evde bilgisayardan izleyeceğiz. Sorunsuz bir şekilde geçiyor maç. Buldozer gibiyiz o ara zaten herkesi yeniyoruz ama herkesi. Ama ayıptır söylemesi ben de öyleyim. Gelsin Türkiye birincilikleri, gitsin ödüller, bişeyler. Neyse tam o maçın devre arasında Nesrin öğretmenim arıyor evi. Annem açıyor. Ama bir garip konuşuyor bu sefer. Yolunda olmayan bişeyler var belli. Telefonu kapatıyor, annem geliyor. Tam konuşacak benimle, ikinci devre başlıyor. Maçtan sonra konuşuruz diyor. Benim bütün konsantrasyonumu bozuyor. Vallahi o maçın 2. devresiyle ilgili hiç bir şey hatırlamıyorum. Bu arada telefon görüşmesini merak edenler için onu da söyliyim, hayatımda ilk defa bir sınavdan 4 almışım. Yanlış hatırlamıyorsam 75'ti notum Fen Bilgisi'nden. Konu da Boşaltım Sistemi olması lazım. Takılınan şeye bak. Üniversite hayatımda henüz 75 görememem de Galatasaray'la birlikte geldiğim noktanın kanıtı heralde.

Neyse, tekeeeeer tekeeeeer geçiyoruz turları, Avrupa'da alacağız kupayı. Bu kez rakip Mallorca. İlk maç Kurban Bayramı'na denk geliyor. Biz tatile dedemlerin yanına Mersin'e gitmişiz. Maçı da Atilla dayımlarda yine bilgisayardan izleyeceğiz. Ekip sağlam, babam, dedem, dayım(x2), 'wonderkid' Kürşat ve fasulyeden Alperen. Gidip yatmıştı paşa daha maçın başında. Arif, Emre ve Kral aşırtma golleriyle skoru 3-0 yapmış, Okan da cilayı yapıp arkayı dörtlemişti. Maçın sonlarında gelen golle maç 4-1 bitiyor. Biz yine turu hiç İstanbul'a bırakmadan orada bitiriyorduk. Maçın bitimiyle birlikte şifresi kalkan Cine5'teki Ercan Taner'in kısılmış sesi her şeyi özetliyordu aslında. Geceyi Akın dayım ve teyzemle Mersin sokaklarında konvoyla noktalıyorduk.

Kurban bayramının bitimiyle yine kürkçü dükkanına Nazilli'ye dönüyorduk. Rövanş maçı yine gazozuna bir hale bürünmüştü. Bu maçı pek değerli yazarımız Ali Çakmaklar'da izlemiştik. Maçla ilgili aklımda kalan, bilgisayarın sanırım sesinde problem olduğu için radyodan dinleyip, bilgisayardan izlemiştik maçı. Pek tabi önemli bir senkronizasyon sorunuyla birlikte. Maçı da unutmadan söyleyeyim, Capone ve Kral'ın golleriyle 2-1 kazanmıştık.

Yarı finaldeyiz. Var mı daha ötesi. VAR.. Arsenal, Leeds, Lens ve GALATASARAY.. Bu kez rakip Leeds. Müthiş bir takım. Nigel Matyn kalede, Woodgate, Radebe stoper, solda Harte, Mills, Bakke, Bowyer, Smith, Kewell vesaire vesaire...

Maçtan bir önceki akşam çıkan olaylar ortamı bir hayli geriyor, 2 İngiliz'in çıkan olaylarda hayatını kaybetmesi neredeyse maçın önüne geçiyordu. İngilizlerin maç başka zaman, başka yerde oynansın talepleri UEFA tarafından geri çevriliyordu. Gergin bekleyişe ben de bütün gün halamlardan eşlik ediyordum. Bütün haberlerde o olaylar. poposuna Türk parası sokan her yerinden İngilizlik akan bir dallama, havada uçuşan sandalyeler falan. Maçı bizim okulda dev ekranda yayınlayacaklardı ki sonraları tam bir uğurlu mekan haline gelmişti okul ta ki 2002 Dünya Kupası'nda gruptaki Brezilya maçına kadar. Okulda yerimizi aldık. Maç başladı Arif sağdan kesti. Alman, İtalyan, İspanyol, İngiliz hiç farketmedi Kral çaktı kafayı 1-0 yaptı. O an birisi beni kucağına almıştı ama o kimdi hala bilmiyorum. Ardından soldan Ergün'ün kestiği topta Capone aldı, vurdu, vurdu, ite kaka gol yaptı ve aman Allah'ım 2-0. Final geliyor ulan. İkinci yarı bastırdılar hem de öyle böyle değil, deli gibi geldiler üstümüze. Ama olmadı, Taffarel o günden inanmıştı bir kere. Hele Kewell'ın kaçırdığı bir top vardı ki o günden bugünlere mesajı çakmış ama biz o mesajı bir 8-9 sene geç almışız sadece. Ennihayetinde olmadı, atamadılar ve maç 2-0 bitti.

2. maç için mekan yine aynı. Maç öncesi atmosfer düşmanımın başına gelmesin. Öfke kusan İngilizleri gördükçe bilmem kaç bin kilometre öteden bacaklarım titriyordu. Maçtan önce sahaya simsiyah çıkan aslan parçaları saha kenarına birer çiçek bırakıp geçiyordu ısınmaya.

Maçın daha başında Emre araya bıraktı topu, Kral aldı, kaleciyi geçti. 'Ver penaltıyı, verdi, verdi, verdi. Penaltıyı verdi, penaltıyı verdi, penaltıyı verdi' Evet verdi sonra da 'haydi Hagi, haydi koçum, haydi aslanım' ve 'golgolgolgolgol' Kendimden geçmişim. Sağ kamelyada babamın yanındayken kendime geldiğimde sol tarafta annemin yanındaydım. Nasıl oldu hiç bir fikrim yok. Leeds İstanbul'da bıraktığı yerden saldırmaya devam etti. Kornerden gelen topa Bakke vurdu berabere oldu. O an korktum, çok korktum. Ben ne olursa olsun bizim, Taffarel'in gol yemeyeceğine inanmıştım bir kere. Sonra onlar yüklenmeye devam ettiler. Sonra 'biz Bakke'yi ceza sahasında döndürmedik, sonra Hagi nefis döndü, sonra Hakan'a pas, açı biraz dar ama, Hakan sıyrılacak, Hakan bir çalım daha, sonra Hakan çerçeveyi gördü, Hakan vurdu, kim attı KRAL attı'. Kim attı KRAL attı. Sonrası bir 5 dakika kadar yok. Kewell'a o kart çıkana kadar. Sonra da bağıra bağıra gelen Emre'nin kartı. Hem de yok yere, elini sürmeden, dokunmadan.. Ama gelip bana şimdi sorsan iyi olmuş derim o ayrı. Ayrıca oradaki hafiften dayağı için İmparator'a teşekkürler. Biraz daha incitseydi keşke emre efendi'yi. İkinci yarı da geçiyor bir şekilde, ama ben bilmiyorum. Ben amigoluğa başlamışım orda. Neyse Bakke yine bir yan topta buluyor golü 2-2 bitiyor maç. Veeeeee FİNALDEYİZ.

Saat ilerledi, gözler de hafiften doldu, yazı da biraz uzadı. O GÜN yarınlara kalsın.

28 Ekim 2010 Perşembe

Fenerbahçe 0 - 0 Galatasaray


10 senedir Kadıköy'deki her maça kazanmak için giden Galatasaray bu kez tam bir kaos içinde ve beraberliğe de hayır demeyecek şekilde gitti Kadıköy'e. Hagi'nin kafasındaki ilk plan önce kaybetmemekti; fakat oynamak istedikleri oyunu mükemmelleştirdiler ve istediklerini aldılar hatta ve hatta galibiyeti kaçıran taraf da Galatasaray'dı.

Aykut Kocaman bir önceki hafta Konya deplasmanında uygulamaya koyduğu ve gayet iyi bir dönüş aldığı ön liberosuz 4-2-3-1 düzeniyle çıktı sahaya, lakin tek farkla. Konya'da Özer'in talihsiz sakatlığından sonra oyuna giren ve sahanın tartışmasız yıldızı olan Semih'i yanında oturtup Alex'i sahaya sürdü Kocaman. Alex'in önceki derbilerdeki performansı Kocaman'ın ona yönelmesindeki esas etkendi şüphesiz.

Galatasaray Rijkaard'ın gönderilişi, Hagi'nin göreve gelmesi derken tam bir belirsizlik ve kaos içinde geldi maça. Hagi yardımcısı Tugay Kerimoğlu'nun da yardımıyla bu maça özel bir planla çıktı maça. Takımla sadece 2 idmana çıktıktan sonra gelen maçta Hagi Rijkaard'ın futbolundan çok uzak bişey oynatmadı. Bu demek değil ki, Hagi hep böyle oynayacak. Dedik ya, bu plan sadece bu maça özel bir plandı.

Hagi 4-3-3 dizilişiyle çıktı maça. Kusursuz bir alan savunması yaptı, rakibin pas kanallarını çok iyi kapattı. Maç boyunca arkadaki 4'lü hattı çıkartmadı hiç Hagi. Neill maç boyunca sertlik dozu yüksek bir şekilde yakın oynadı Niang'a. Önlerinde Cana vardı, oynadığı bölgede oyunun tek hakimiydi, Alex'e nefes aldırmadı, tekmeye de kafasını soktu, şuta da siper oldu. Fransa'dan çok iyi bildiğimiz Cana'yı izletti bize. Hani spiker dedi ya Galatasaray orta sahada sanki 1 kişi fazla oynuyor, işte o adam Cana'ydı. Onun hemen önünde sağda Sarp, solda Ayhan vardı. Bu iki isim de Hagi'nin uygulattığı, son derece başarılı alan savunmasında alanlarını iyi kapattılar, iyi pozisyon aldılar. Bunu söyleyeceğimi pek zannetmezdim ama Cana'nın oyundan çıkmasının ardından onun yerini dolduran Sarp o bölgede savunma anlamında oldukça iyiydi. Sağ kenardaki Elano ve sol kenardaki Misimovic'in rolü farklıydı. Takım hücuma çıkarken oyunu direk kenarlara açıp oyun kurma görevini de bu iki isme vermişti Hagi. Bu iki isim de yaptıkları 2ye 1'ler ve oyun zekalarıyla takımlarını rahatlattılar ve takımı hücuma taşıdılar. Forvet bölgesinde Galatasaray'ın 1. ve 2. isimleri Baros ve Kewell'ın yokluğunda Hagi kimilerinin beklediği gibi Batdal'a değil bu maça özel kurduğu kadroda Pino'ya şans verdi. Hızı, deliciliği ve şutlarıyla etkili oldu Pino, ceza sahasına girmekten çekinse de bu maçın hücumcusu olabilecek bir oyun oynadı ama sadece bu maçın tek santrforu olabilir o ayrı. Batdal'a gelirsek, onu çok eskiden tanıyan birisi olarak net bir şekilde söyleyebilirim ki Batdal Galatasaray'ın futbolcusu değil.

Fenerbahçe'nin ön liberosuz 4-2-3-1'inde hücum anlamında bu kadar zorlanacağını pek beklemiyordum açıkçası. Ancak Galatasaray'ın alanları ve pas açılarını çok iyi kapatması, Fenerbahçe'nin hatları arasındaki bağlantıyı kopardı, Fenerbahçe'nin üretkenliğini bitirdi. Bu tarz sıkışan oyunları açmak için beklerin oyuna katkısı çok önemlidir. Fakat Elano ve Misimovic'in varlığı Caner ve Gökhan Gönül'ü daha tedbirli oynamaya itti, ikisinin de hücuma katkısı çok azdı. Pino'nun oyun yapısı da Lugano ve Yobo'nun öne çıkıp, oyunun mesafesini kısaltmasının önüne geçti. Önlerinde Mehmet Topuz Emre'ye göre biraz daha savunma yapar roldeydi. Önlerindeki Alex'in de etkisiz kalmasıyla Emre işin hücum kısmını iyiden iyiye tek başına kotarmaya gayret etti. Hal böyle olunca Fenerbahçe göbekten gelemedi. Her iki tarafın da beklerinin fazlasıyla kontrollü oyunu kenar organizasyonlarını da çok sınırladı. Solda Stoch karşısında hep Sabri'yi ve Elano veya Mustafa Sarp'ı buldu. Sadece bir pozisyonda Serkan Kurtuluş oyun girdikten sonra, onu geçip rahat oynama fırsatı bulabildi. Dia maç boyunca o fırsatı da bulamadı. Hakan Balta, Ayhan Misimovic, ve hatta sol stoper Servet Dia'ya hareket alanı tanımadı. Ön alana top taşıyamayan Fenerbahçe'de Niang tek başına bişeyler yapmaya çalışsa da Neill'ın sert savunması altında o da skoru değiştiremedi. Hücum atraksiyonları bu kadar sınırlanınca Fenerbahçe'nin tek silahı olarak duran toplar kaldı. Galatasaray duran toplarda da alanı savundu ve Fenerbahçe buradan da ekmek bulamadı.

Özellikle ilk yarı istediği her şeyi oynadı Galatasaray, sadece ikinci yarının ilk kısmında Fenerbahçe oyuna ağırlığını koydu. Galatasaray orta sahadaki mutlak hakimiyetini kaybedince Hagi Misimovic - Barış değişikliğini yaptı, bu oynayan dengelerin tekrar oturmasını sağladı. Bu dengeleri bozabilecek hamle Alex - Semih değişikliğiydi. 70'e kadar bekledi Kocaman bu hamleyi yapmak için, fakat u hamle de maçın seyrini değiştiremedi, maçın son anlarında Elano'nun yerine oyuna giren Emre Çolak'ın vurduğu daha doğrusu vuramadığı top gol olsa hem Emre için Galatasaray için adeta rüya gerçekleşmiş olacaktı ama olmadı. Emre henüz istenilen kas seviyesinde değil ne yazık ki. Bir fotoğrafa rastlamıştım geçen hafta Bale'ın 3 sene önceki bir fotoğrafı ve şu anki halini gösteriyordu, umarım Emre de o gelişimi gösterebilir çünkü ham yetenek olarak gerçekten çok üstün bir çocuk.

Maçın adamını seçecek olursak benim favorilerim iki stoper Yobo ve Neill. Bunun dışında Pino, oyunda kaldığı süre içinde Cana ve Elano da Galatasaray adına etkili isimlerdi.

2. Hagi dönemi Galatasaray için iyi başladı. Son derece organize ve taktik disiplin içinde oynayarak istediklerini aldılar. Fakat bu maç gelecek maçlar için bir yol gösterici değil kesinlikle. Bu maç için hazırlanmış özel bir planı iyi uyguladı Galatasaray. Bundan sonraki maçlar önümüzü görmek için daha belirleyici olacak.

9 Ekim 2010 Cumartesi

Almanya:3 Türkiye:0


'Son bir haftadır lige verilen arada tüm gözler bu maça çevrildi' diyeceğim ama kendim bile inanmıyorum açıkçası. Çünkü bir haftadır herkes Oğuz Çetin'in tutumu, Arda'nın sakatlığı, Rijkaard - Hiddink gerilimi ve en mühimi de Mesut özelinde gurbetçi oyuncularımızın durumuyla ilgiliydi. Herkesin derdi Mesut hangi milli marşı okuyacak, gol atarsa ne yapacaktı. İşin magazini, tekniğini taktiğini unutturmuştu. Durum böyle olunca son ana kadar maçın havasına da giremedik bir türlü. Sorun da burada başladı sanırım. Hadi bizim maçın havasına girememiz normal elbette de takım da havaya girememiş olacak ki, maça hiç gelmemiş gibiydi sanki.

Maça gelecek olursak, Hiddink maça 4-1-4-1 dizilişiyle çıktı. Aslında defansın önündeki o 1 olan Marco sakatlanıp çıkana kadar 3. bir stoper gibiydi, ondan önceki esas görevi de Mesut'u durdurmak ve topu rahat pozisyonda oynamasını engellemekti. Bu görevi mükemmel şekilde yerine getirdi ta ki sakatlanıp çıkana kadar. Orta sahanın kenarlarındaysa iki merkez orta saha karakterli oyuncu Özer ve Hamit vardı. Hamit alışık olmadığı sol kenarda, Özer'se alışık olmadığı milli takım formasıyla hatta genel olarak formayla (malum Fenerbahçe'de de pek göremiyoruz onu sahada) sırıttılar 90 dakika boyunca.

Almanya son dönemde yakaldağı müthiş bir form grafiğiyle geldi maça. Bu seride kaybettiği 60 dakika Klose'siz 10 kişi oynadıkları Sırbistan maçını kenara koyarsak son iki maçın biri Euro2008 finalinde diğeriyse Afrika2010 yarı finalinde İspanya'ya karşıydı. Hatırlayacağınız üzere, her iki maçta da İspanya topu ayağında tutup, rakibine hiç vermeyerek mağlup etmişti rakibini. Hiddink de maçtan önce bunu analiz etmiş olacak ki, bu 4 merkez orta saha orjinli oyuncunun birlikte oynadığı bir orta saha kurguladı ve bu şekilde topa sahip olmayı, savunmadaysa sahaya iyi yerleşimle Almanya'nın set oyunlarına engel olmayı planladı. Savunma kısmında bu formül özellikle golü yiyene kadar tutmuş gözükse de, hücum kısmında hiç tutmadı. Maçın başından sonuna kadar top da oyun da hep Almanya'nın kontrolündeydi.

Tutmayan bir formülü daha vardı Hiddink'in. Savunmadan çıkarken pas yaparak çıkmamızı istemişti takımından, tıpkı Almanya'yı iki sefer yenen İspanya gibi. Dediğimiz gibi bu formül de tutmadı, tutamazdı da. Eğer ki savunmanın göbeğinde Servet'le oynuyorsan bu oyunu oynayamazsın. Ama bugün bir kez daha gördüğümüz üzere Servet'siz hiç oynayamazsın. O zaman, bu oyunu oynamayacaksın. Hele ki yanında bu konuda Servet'le kapışabilecek bir Ömer Erdoğan varken.

Sol bekte Hakan Balta ve İsmail Köybaşı'nın sakatlıkları dolayısıyla aday kadrodaki isimler içinde o bölgenin saf oyuncusu kalmamıştı. Oraya devşirilen isimse Sabri oldu. Hiddink maç sonu açıklamasında, Müller'in içeri kat eden, diagonal bir oyuncu olduğundan bahsedip, Sabri'nin ters ayağıyla ve hızıyla onu durdurabileceğini düşünerek bu tercihi yaptığını açıkladı.

Hiddink'in nispeten tutan tek düşüncesi, oyunu tutmak adına Aurelio ve 4 orta sahalı sistemle oynadığımız sürede rakibe pozisyon vermedik. Hiddink oyunu oldukça geride kabul ederek, rakibin savunmadan rahatça çıkmasına izin vermeyi düşünmüştü maçın başında. Fakat Aurelio'nun sakatlığı bu planları da alt üst etti. Aslında etmeyebilirdi fakat Hiddink tercihini 180 derece değiştirerek tepki verdi bu sakatlığa. Selçuk'u alarak sürdürebileceği oyundan vazgeçip Tuncay'ı oyuna alarak oyun planını tamamıyla değiştirdi. Bu değişiklikle hem Nuri'nin hem Emre'nin daha geriye gelmesi, onların oyundaki etkinliklerini sıfıra çekti.

Hiddink'in öncelikli düşüncesi belli ki kazanmaktan önce kaybetmemekti, normal olarak. Fakat biz bu işi bir türlü beceremiyoruz ve beceremeyeceğiz gibi de. Bizim karakteristiğimizde yok dengeli oyun. Biz uçucaz, kaçıcaz, gaza gelicez, itiraz edicez, kavga edicez, coşkuyla oynıcaz kısaca. Ötesi kurtarmıyor bizi. Bugün o coşkudan o kadar uzaktık ki, Emre gidip bir kere hakemi çekiştirmedi, Tuncay bir kere topu ısırmadı, Sabri bir kere hırsını, oyuna, maça isyanını göstermedi. Bu da sinirleri alınmış milli takımımızı yenmeyi Almanlar adına daha da kolaylaştırdı.

Milli takım son yıllarda ilk defa rakip karşısında bu kadar ezildi. Maç boyunca hiç bir şey üretemedi. Ayağımıza aldığımız top duvardan geri döndü ve Almanlar istedikleri gibi hazırlık paslarını yaptılar, hücuma çıktılar, kendi oyunlarını oynadılar.

Bugün yıldızını en çok parlatan isimse Almanya'da çok uzakta biri oldu. Arda Turan... Arda olmadan olmayacağını herkesin gözüne bir kez daha soktu bugün milli takım oynadığı futbolla. Topun her ileri gidip duvardan dönermişcesine kalemize geldiğini gördükçe gözler biraz daha fazla aradı Arda'yı.

Velhasıl kelam, çok önemli dersler çıkarılması gereken bir geceyi bıraktık geride. Eğer bu maçtan gerekli dersleri almazsak önümüz çok da aydınlık gözükmüyor. Bugün ne kadar hataları var olsa da Hiddink burdan çıkış yolunu da bulacaktır mutlaka. Hiddink elbette ki çok büyük bir hoca. Fakat en önemli nokta bunun sınırını belirlemek, o kadar çok seviyoruz ki her şeyi abartmayı. Bir adamdan ya nefret ediyoruz yada putlaştırıyoruz.

Neyse bu kadar yazdık ettik tabi ama hepsi laf ne de olsa? Esas konuya gelelim biz. İlk soru, Mesut iki milli marşı da okumadı. Ve ikinci soru, Mesut golünü attı ve sevinmedi. Bütün mesele buydu aslında dimi. Futbol, teknik, taktik hikaye. Yarın olsun yine bütün gazeteler, bütün televizyonlar başlasınlar yine Mesut kavgasına.

6 Ekim 2010 Çarşamba

Nasıl Bu Kadar Neşeliler?


Yas gününü yaşadı Galatasaray geçtiğimiz cuma günü. Akşamki Karabük maçına hazırlanırken 'takım', kötü bir haber geldi Hollanda'dan, o 'takım'ın en tepesindekine. Öğle saatlerinde ajanslara da düştü bu haber, Rijkaard'ın babası vefat etmişti. Hani o ruhsuz Rijkaard'ın, takım zerre umrunda olmayan Rijkaard'ın, hocalıktan haberi olmayan, hatta adam bile olamayan Rijkaard'ın babası kilometrelerce uzakta yummuştu hayata gözlerini. Hani derler ya yaşamayan bilemez acısını diye, evet ben yaşamadım ama o an ilk defa içimde hissettim o koca adamın acısını, sessiz haykırışını. Susabildim sadece, oturakaldım öylece. Ne günlerdir beklediğim maç kaldı aklımda, ne futbol, ne başka bir şey. Ölümün soğukluğu sardı, hayatımda hiç görmediğim hiç tanımadığım bir adamın ardından bir damla yaş aktı gözümden. Sonra Frank geldi aklıma, acısını canlandıramadım bile zihnimde. Ben bile o haldeyken kim bilir nasıl bir acı yaşıyordu içinde. Ben unutmuşken bir an akşamki maçı, heralde onun için de en önemli şey değildi lanet olası Karabük maçı. Fakat onun için öyle değildi demek ki ve onun için akşamki 2 saat her şeyin unutulması gereken bir 2 saatti. O karaktersiz, o ruhsuz adam gitmedi babasına o gün, aslanlar gibi durdu takımının başında. O gün sahada kaybetti belki Galatasaray ama esas kaybettiği yer çok farklıydı. Belki de hep bildiğimiz ama içimizden sürekli inkar ettiğimiz gerçek yüzümüze çarptı tokat gibi. İlk defa utandım Galatasaraylılığımdan, ilk defa utandım o adamlardan, o adamların insanlığından. Nasıl başlamıştık yazıya, yas günüydü dimi... Yazıklar olsun...

http://www.ligtv.com.tr/VideoHaber/?r=1&hid=79585

29 Ağustos 2010 Pazar

Dünya Basketbol Şampiyonası #1. Gün

A Grubu

Avustralya: 76 - Ürdün: 75

Geçen sezon ligi dahi oynanamayan Ürdün önünde, turnuvanın önemli sürpriz adaylarından Avustralya kesin favoriydi. Fakat sahada net bir üstünlük kuramadı bir türlü Avustralyalılar. Hatta Ürdün turnuvanın ilk büyük sürprizini yapmaya çok yakındı ki son dakika içerisindeki 6 - 0'lık Avustralya serisi maçı Kangurulara getirdi. Aleks Maric'in 22 dakikada attığı 23 sayı ve David Andersen'in 22 sayı 9 ribaundluk performansı Avustralya'da, Zaid Abbaas'ın 20 sayı 10 ribaundluk performansı da Ürdün'de dikkat çeken istatistiklerdi.

Sırbistan: 94 - Angola: 44

Turnuvanın en azından benim için madalya adaylarından Sırbistan turnuvaya müthiş bir başlangıç yaptı. Rasic 22 sayıyla maçın en skorer ismi olurken Angola'nın 17 top kaybı ve ribaundlarda 49 - 25, asistlerdeyse 26 - 5'lik Sırbistan üstünlüğü farkı açıklayıcı nitelikte heralde.

Arjantin: 78 - Almanya: 74

Altın jenerasyonu için büyük ihtimalle son turnuva olan Ginobili'siz Arjantin, 2 senedir Nowitzki'siz oynamayı öğrenmeye çalışan yarım Almanya karşısında çok zorlansa da kazanmayı bildi. Delfino 27 sayıyla maçın en skoreri olurken, Cequeira kenardan gelerek yaptığı müthiş baskıyla bizdeki Sinan Güler etkisini yarattı Arjantin adına ve galibiyette büyük pay sahibi oldu.


B Grubu

Slovenya: 80 - Tunus: 56

Slovenya, Tunus'u beklenildiği gibi rahat geçerken maçın en dikkat çekeni Sloven taraftarlar oldu. Tunus için zaten hedef bir maç değildi bu ve etkili de olamadılar, Dragic'in 16, Vidmar'ın 15, Nachbar'ınsa 14 sayısı Slovenlere galibiyeti getirdi.

ABD: 106 - Hırvatistan: 78

Turnuvanın doğal favorisi ABD, Hırvatistan karşısında ilk çeyrekte oldukça zorlandı. Fakat 2. çeyrekten maçın sonuna kadar Hırvatistan'ı dağıttılar. Yıldızlardan arınmış kadrosuyla, tam bir Krzyzewski kadrosu olmuş ABD Milli Takımı. Çok Avrupalı oynuyorlar. Savunmada, daha önce onlardan pek görmediğimiz önde baskıyı prensip edinip, hızlı hücum ediyorlar. Hırvatistan karşısındaysa, Eric Gordon 16 sayı, Durant 14 sayıyla takımın en skorerleri oldular. Hırvatistan'sa ilk çeyrekte Ukic, Tomic ve Marko Tomas'la etkili oldu, fakat daha sonra onları hiç kullanamadılar, 2. çeyrekte 6 sayıda kaldıktan sonra geri dönemediler.

Brezilya: 81 - İran: 65

Maçın ağır favorisi konumundaki Brezilya zorlanmadan geçti İran'ı. Giovannoni 17 sayıyla maçın en skoreri oldu. Barbosa ve Splitter 13 sayıyla onu takip etti. İran'daysa Haddadi 16 sayı attı.


C Grubu:

Yunanistan : 89 - Çin: 81

Turnuvanın favorilerinden Yunanistan karşısında Çin'den böyle bir direnişi kimse beklemiyordu sanırım. Maçın sonuna kadar maçta kaldılar, 40 dakika boyunca yaptıkları alan savunmasından hiç vazgeçmeden çılgın mücadelelerini sürdürdüler, şans da maç boyunca yanlarındaydı ama maç sonunda biraz heyecan biraz da Yunanistan'ın kalitesi ağır bastı ve Yunanistan galibiyete ulaştı. Çin'in alan savunması karşısında Yunanistan sürekli dışarıdan hücum etti fakat maç boyunca kullandığı 39 üç sayılık atışın sadece 13'ünden skor üretebildi. Diamantidis'in 13'te 3'lük üç sayı isabeti dikkat çekiciydi. Bu kötü şut yüzdesi Çin'in maça tutunmasında önemli etkenlerden oldu, fakat yetmedi. Çin'de Yi Jianlian ve Zhizhi Wang çok etkiliydi, Yunanistan'ıysa Zisis ve Bourousis'in performansı Yunanistan'a galibiyeti getirdi.

Rusya: 75 - Porto Riko: 66

Rusya mükemmel bir savunma takımı fakat bir o kadar da sınırlı bir hücum takımı. Porto Riko'ysa aksine deli dolu hücum eden, dengesiz bir takım. Bu iki takımın mücadelesinde maç Rusya'nın istediği gibi oynandı. Porto Riko'da Barea tek başına isyan etti ve takımını sırtında taşıdı fakat Rusya'ya tek başına yetmedi. Rusya'da Monya 16 sayı, Mozgov ve Kaun 13 sayı, Ponkrashov 10 sayı 11 asistle maçı tamamladı. Porto Riko'daysa Barea 25 sayıyla maça damgasını vurdu. Milli takımımızın bugünkü rakibi olacak aynı zamanda Rusya. O maçı kazanmamız için yapmamız gereken şey oyunu bizim istediğimiz gibi oynamamız, coşkuyla oynamamız, Rusya tempoyu düşürdükçe bizim artırmamız bizi galibiyete taşıyacaktır.

Türkiye: 86 - Fildişi Sahili: 47

Dünya Şampiyonası öncesi hazırlık dönemininin devamı niteliğindeydi açıkçası bu maç bizim için. Tanjevic'in gereksiz hamleleri olmasa çok daha rahat geçecekti belki maç ama 2. çeyrekte Tanjevic'in yaptığı şovla Fildişi'ne bile farkı indirme şansı tanıdık. Kerem Gönlüm'ün 3 numarada bu takıma ne verdiğini, ne vereceğini çok merak ediyorum açıkçası. Kerem kendi pozisyonuna döndükten sonra, takım kısalınca top çalmalarla farkı tekrardan açtık. Kerem bu takım için çok önemli bir parça fakat asla 3 numarada değil. O 3 numara oynarken ondan verim alamadığımız gibi, kısa rotasyonundan bir kişiden de faydalanamıyoruz. Mesela dün Kerem kendi pozisyonuna geçtikten sonra Sinan oyuna girdi ve maça damga vurdu. 16 dakika süre aldı Sinan ve 8sayı, 4 ribaund, 4 asist, 5 top çalma, 1 blokla tamamladı maçı, kenara gelirken de kıyameti kopardı Ankara seyircisi ve iyi oyununu karşılıksız bırakmadı. Ersan 17 sayı, 8 ribaundla, Ömer Onan'sa 18 sayıyla etkili diğer oyuncularmızdı. Hidayet dün çok etkili değildi ne yazık ki. Saha içi isabeti bulamadan tamamladı maçı. Serbest atışlardan bulduğu 6 sayısının yanında 7 ribaund, 7 asist ve 4 top çalması unutulmamalı gerçi. Bir diğer kozumuz Ömer Aşık'ın serbest atışlardaki sorunu devam ediyor, bu da onu savunulması kolay bir oyuncu yapıyor açıkçası. Bu maç elbet bizim için kıstas değil, fakat bugünkü Rusya yarınki Yunanistan maçları bizim şampiyonadaki geleceğimize de direk etki yapacak. Grubu lider bitirebilirsek yolumuz gerçekten çok açık, İspanya da grubu lider bitirse fena olmaz aslında bizim için.


D Grubu

Litvanya: 92 - Yeni Zelanda: 79

Bu maçta da favori ekip Litvanya rahat bir galibiyet aldı. Litvanya adına Kleiza 27 sayıyla takımının skor yükünü taşıdı. Yeni Zelanda'daysa 37 sayı atan Kirk Penny takımının ve maçın en skoreri oldu.

Lübnan: 81 - Kanada: 71

Geçen hafta Efes Cup'ta karşılaşmıştı bu 2 takım ve kazanan yine Lübnan olmuştu bu sefer de kazanan değişmedi, Lübnan yine yaptı sürprizi. El Khatib 31, Fahed 17 sayıyla Lübnan'ı galibiyete taşıdı, Kanada'daysa Joel Anthony 17 sayıyla takımının en skoreri oldu.

Fransa: 72 - İspanya:66

Turnuvanın benim için en önemli favorisi İspanya sürpriz bir yenilgiyle başladı turnuvaya. İlk çeyrek İspanya'nın lehine bitti fakat daha sonra Fransa 2. çeyrekten itibaren müthiş bir oyun oynayarak mağlup etti İspanya'yı. Pota altını çok iyi kapattılar ve İspanya'nın uzunlarına hiç şans tanımadılar, İspanya'da Navarro'nun 17, Rudy Fernandez'in 13 sayısı takımının maçı kazanmasına yetmedi. Fransa, Gelabale'in 16, Batum'un 14, Albicy'nin 13, Koffi'nin de 11 sayısıyla çok zor bir maçı kazandı ve çok önemli bir galibiyet aldı. İspanya büyük turnuvalara mağlubiyetle başlamayı adet haline getirdi gibi oldu artık. Geçen sene Avrupa Şampiyonası'nda ilk maçta Sırbistan'a kaybedip ardından şampiyonluğa yürüdüler. Bu yaz başında futbolda Dünya Kupası'nda İsviçre'ye kaybedip yine şampiyon oldular. Bakalım bu sefer başarabilecekler mi?

26 Ağustos 2010 Perşembe

Galatasaray'da İstifa Depremi (!)


Dün akşamdan itibaren pek çok spor sitesi ve bugün de pek çok gazete tarafından flaş haber olarak duyuruldu Cemal Özgörkey ve Murat Canaydın'ın Pazarlama A.Ş'deki görevlerinden istifası. Bu iki ismin önümüzdeki günlerde yönetim kurulundaki görevlerinden de istifa edeceğine varan iddialar atıldı ortaya. Fakat gerçek bundan çok farklıydı. Pazarlama A.Ş ve İletişim A.Ş'nin birleşmesi sürecinde prosedür gereği gerçekleşmesi gereken bir durumdu bu sadece. Fakat çok küçük bir araştırmayla öğrenilebilecek bu gerçeği, flaş haber, yönetimde deprem başlıklarıyla yayınlayan sorumlu(!) medyanın amacını anlamak hiç kolay değil, aslında daha önceki haberlerle de bir arada düşünürsek bir şekilde anlamlandırabiliriz heralde yapılan bu yayınları.

Haldun Üstünel'in istifasıyla sallanan Galatasaray yönetimi, transferlerde yaşadığı fiyaskoyla ve sportif anlamda lige yapılan kötü başlangıçla zor günler geçirirken yapılan bu tarz yıpratıcı haberler pek de iyi niyetli görünmüyor açıkçası.

Kollektif Yaratıcılık



Geçtiğimiz hafta sonu oynanan ve Arsenal'in 6 - 0 kazandığı Blackpool maçının ardından, soyunma odasına giderken mikrofon uzatılan Arsene Wenger'in galibiyeti yorumlarken söylediği bir söz benim de dikkatimi çekti. ''Collective creativity'' diyordu Fransız, yani ''kollektif yaratıcılık''tan bahsediyordu. Bizim futbol literatürümüzde kendine geniş yer bulmuş 2 kelime. Kollektif oyun ve yaratıcılık... Kollektif futbol yani birlikte oynamak, takım olarak oynamak... Yaratıcılık, bireysel yaratıcılık, bir oyuncunun sahip olduğu özel yeteneklerle hücum atraksiyonlarına yön vermesi. Yani bizde kullanılan anlamıyla bu. İlk bakışta birbirine taban tabana zıt gibi görünen bu iki kelimeyi, birlikte kullanıp başarıdaki ana unsur olarak gösteriyordu Wenger.

Farklı şeyler anlatmaya çalışıyor elbet Wenger. Bireysel bir çabadan değil, takım olarak üretilen pozisyonlardan, takım olarak yaratıcı olmaktan, skora bu şekilde ulaşmaktan bahsediyor. Yani bizdeki anlamıyla Arda'nın topu alıp, 3 kişiyi geçip tek başına bişeyler yapmaya çalışmasından ya da Quaresma'nın kenardan topu alıp çizgiye kadar sürerek pozisyon yaratmaya çalışmasından ya da Alex'in 40 metreye attığı paslarla takımını pozisyona sokmasından değil. Zaten artık futbol hiç bir büyük oyuncunun takımını tek başına bir yerlere getiremeyeceği kadar farklı oynanıyor. Kim olursa olsun, şu an dünyanın tartışmasız en iyisi Messi de dahil olmak üzere. Barcelona'da sistemin içinde tarih yazan Messi, Milli takım forması altında elinden geleni yapmasına rağmen tek başına yetemiyor. Wenger de tam bunu söylüyor. Arsenal'in diğer büyüklere nazaran daha az görkemli isimlerle, daha sınırlı kadrolarla diğer devlerle aynı seviyede mücadele etmesinin altında yatan sırrı da bu sözlerle veriyor.

16 Ağustos 2010 Pazartesi

Galatasaray&kalite sorunsalı

2009 - 2010 sezonu başında, Galatasaray'da önce, dokunulmaz ilan edilen, uğruna sabır yeminleri edilen Frank Rijkaard'ın takımın başına geçmesi, ardından Keita ve Elano başta olmak üzere yapılan ''kaliteli'' transferler taraflı tarafsız herkesin gözünü boyamıştı. Pek çoklarına göre Galatasaray tarihin en ''kaliteli'' kadrosunu kurmuştu. Hele ki devre arasında yapılan takviyelerden sonra takım artık kusursuzdu. UEFA Avrupa Ligi'ni kazanmamak için hiç bir neden yoktu, lig ve kupaysa zaten çantada keklikti.


Böyle ümitlerle girilen bir sezondan sonra bir de lige yapılan müthiş başlangıç iştahları iyice kabartmış ve hedefimiz Avrupa'da başarı nidaları bu kez daha yüksek sesle atılmaya başlanmıştı. Fakat mayıs ayına gelindiğinde ortada çok farklı bir tablo vardı. Avrupa'dan, daha sonraları kupayı kazanacak olan Atletico Madrid'e eleniliyor, çantada keklik görülen kupaya erken veda ediliyor, ligdeyse ancak 3. olunabiliyordu. Sezonun bitimine 1 hafta kala, Galatasaray adına tablo şekillenmişken oynanan, Antalyaspor maçı sonrasında başarısızlığı kalite sorununa bağlıyordu Rijkaard.


Sezon başında tarihin en kaliteli kadrosu olarak lanse edilen, devre arası takviyelerle daha da güçlenen takımın sorunu nasıl olur da kalite eksikliği olabilirdi, günlerce tartışıldı bu sözler, futbol uleması abilerimiz yerden yere vurdular Rijkaard'ı. Ne de olsa Baros'uyla, Kewell'ıyla, Elano'suyla, Keita'sıyla, Arda'sıyla müthiş kaliteli bir takımdı Galatasaray. Buna rağmen diyordu ki Rijkaard bu takımdaki sorun takım kalitesi. Aslında, diyordu ki adam, arkadaş, Baros sakatlanıyor, Kewell sakatlanıyor, yerine koyacak oyuncum yok, Arda'nın mutsuzluğu her halinden belli, belki bir dinlenme süreci ona iyi gelecek, ama onun yerini dolduracak oyuncum yok, Elano tam kapasite oynamıyor ama onun boşluğunu dolduracak oyuncum yok, en önemlisi orta alanda oyunu enine boyuna kaliteli kullanacak 3 oyuncuya ihtiyacım var, elimdeki kapasitesi sınırlı Barış'la, Mustafa'yla, artık bitmiş, okeye dönen Ayhan'la olmuyor bu iş.

2009 - 2010 sezonu artık sona eriyor ve gözler gelecek sezona yöneliyordu. Rijkaard teşhisi koymuş, tedavi için de reçeteyi yazmıştı, iki orta saha oyuncusu alınacak, bir de yedek santrfor şarttı takıma. O günden bugüne neredeyse 3 aylık bir süre geçti, lig başladı, Avrupa'da maçlar oynanmaya başladı. Yedek kulübesine yapılan transferler dışında, istediği isimlerden, elde, Cana dışında tek bir oyuncusu dahi olmayan Rijkaard sisteminden vazgeçmemek uğruna yine Mustafa Sarp'ta, Ayhan'da aradı çareyi fakat ne mümkün böyle çözüm.

Keita gitmiş, yerine ne vereceği belli olmayan Pino gelmiş, Elano'nun durumu halen belirsiz, transferde hala tık yok... İş bu tek sorumlu Rijkaard, öyle mi...

Bunca negatif şeyin içinde, hiç mi umut ışığı yok peki? Şu anda görüntü öyle bir hal aldı ki, sanki lig bitmiş, lige havlu atılmış. Oysa ki, durum bence çok farklı. Kimine göre polyannacılık, kimine göre romantizm ama bu takımın tek sorunu kalite eksikliği. Bunun da tek çözümü geç de olsa transfer. Ve yerinde yapılacak hamleler, Arda'nın yükünün azaltılması, orta sahanın yaratıcılığının artması, Rijkaard'ın istediği oyunu oynayabilecek kapasitedeki takviyelerle bu karanlık tablonun aydınlığa çıkmaması için hiç bir neden yok. Bundan sonra söz artık yönetimde. Eğer gecikmiş de olsalar doğru hamleler yapılırsa kaybedilmiş hiç bir şey yok. Nasıl İspanya'nın İsviçre'ye karşı aldığı mağlubiyet onları zafere taşıdıysa, bu maç da Galatasaray için önemli bir ders olabilir.

Bu takım için tek çözüm var, Rijkaard'ın 3 ay önce söylediği gibi, takımın kalitesi ar-ta-cak.

15 Temmuz 2010 Perşembe

Bandiera's Blog Yazarlarının Dünya Kupası Analizleri

KAMİL GÜN


Teknolojinin hızla gelişmesi, yıldızları artık neredeyse her hafta, üstelik bir defadan da fazla izliyor oluşumuz, zor beğenen bir izleyici kitlesi yarattı maalesef. G.Afrika 2010 da bu söylemlerle başladı. Fakat gördük ki, Dünya Kupası’nın iyisi kötüsü olmaz, o bir futbol şölenidir, itinayla ağırlanması, saygıda kusur edilmemesi gereken. Turnuva tarihinin en erken elenen strateji hatası ev sahibi G.Afrika karşısında Meksikalı oyuncuların topa dokunmalarıyla başlayan futbol dilencilerinin bayramı, Iniesta’nın final maçının 116.dakikasındaki golüyle son buldu. Arkasında kitap yazılabilecek tonla güzel futbol anı bırakarak.

Futbola değer katan ustaların her birine ayrı yazılar yazmak lazım, fakat kısa kısa analım bu güzel insanları. Uruguay’ın çalıştırıcısı Tabarez’den başlayayım, Yaşlı kurt Fransa maçından sonra taktik değiştirme cesaretini göstererek Forlan’ı serbest bıraktı ve yıldız oyuncu turnuvanın en iyisi oldu. İlk maçta yoluna taş koydukları Domenech ise Fransa’nın anlamsız ısrarının bedeliydi adeta. Fransızlar 94’ten sonra 2. devrime hazırlanmalılar.
B Grubu’nun lideri Arjantin’e, ve ilah Maradona’ya sonsuz teşekkürler. Evet belki çağın şartlarına uymadı Arjantin, fakat futbolun güzelliğinin, estetiğin ön planda olduğu Maradonalı yıllara götürdüler bizi. Savunmadan önce golü düşünen ender takımlardan Arjantin ve Ji Sung Park’ın sırtladığı G.Kore turnuvada güzel izler bıraktılar Rehhagel’in katı, zevksiz Yunanistan’ına karşın. Arjantin’de Messi üzerideki baskının büyüklüğü, rahatlayan Tevez ve Higuain’in işine yaradı.

Her şey vardı İngilizlerin elinde, olmazsa olmaz ön libero dışında. Güzel futbol dilencileri Capello’ya ağlıyorlar. Usta bu kez ilk defa başaramıyor, katıldığı bir organizasyonu kazanamıyor. Onları eleyen Almanlar ise turnuvanın yükselen yıldızı. Dünya nesil değişiminde Almanları örnek almalı. Tabi önce biz Türkler. En büyük şansları, Ballack’ın sakatlanması ve yeni kral Özil’in doğuşu oldu. Löw’ün genç takımı şimdiden Brezilya 2014’ün favorileri arasına girmeyi başardı. Milan da örnek alsın. Grubun diğer çıkanı, Amerika, orta ikilisi Bradley ve Dempsey önderliğinde, sürekli geriden gelerek güzel tatlar bıraktılar izleyenlerde.


Ve Gana… Turnuvanın en genç kadrolarından biri, Afrika’nın makus kaderiyle yüzleşti. Uruguay karşısında bu kez Tanrı’nın sağ eli iş başındaydı ve o unutulmaz an Gana futbol tarihini trajik sayfalarına işlendi. Çünkü usta penaltıcı Gyan, 120.dakikada topu dışarı attı. Essiensiz, yarım Appiahlı, yarım Muntarili Gana, 2014’ün bir diğer favorisi.



E Grubu’nda Hollanda bize “kura şansı”nın varlığını kanıtlarcasına liderliği aldı. Favoriler dahil final yolu en açık takım Portakallardı. Ahı gitmiş vahı kalmış Kamerun ve Danimarka, yükselen değer Hondalı Japonya’ya geçildi. Honda yüksek top tekniği ile göze battı.


Son şampiyon İtalya, Donadoni ile kaybettiği iki yılın faturasını gruptan çıkamayarak ödedi. Almanların başardığı jenerasyon değişikliğinde sınıfta kaldılar.

Ölüm grubu addedilen F Grubu’nun kazananı, Brezilya karşısında tüm dünyanın sempatisini toplayan Kuzey Kore’ydi. Fakat tabelada Dunga’nın Avrupalılaştırdığı Brezilya için 1., Avrupa’nın bir türlü Brezilyalılaşamayan C.Ronaldo için 2. Yazıyordu. Portekiz iplerinin C.Ronaldo’dan almadığı sürece adı bir ülke yerine bir isim olarak geçmeye mahkum. Kendisi ise C. Ön adıyla anılmaya… Çünkü gerçek Ronaldo, her zaman bizim Il Fenomeno’muz, Brezilyalı Ronaldo’dur.

Ve şampiyonun grubu. Tarih yeniden yazıldı, ilk kez turnuvada ilk maçını kaybeden bir takım şampiyon oldu. Hem de ne şampiyon olmak. Oynadığı her rakibini –Almanya dahil- yarı sahasına mahkum eden, Real soslu Barça dolgulu İspanya turnuvanın ve dünyanın yeni kralı. Onların başarısını beklenti/karşılık eşiğini göze almadan değerlendirmek lazım. Çünkü herkes bunu bekliyordu ve İspanyollar kazandı. Almanlar beklentileri üstüne çıktı diye turnuvayı hak ettiler denemez, ki zaten bu yarı finalde açıkça görüldü. Xavi, Iniesta ve Villa önderliğinde, yarım Torresli İspanya futbol şöleni sundu kara kıtada.

Suareziyle, Forlanıyla, Muelleriyle, Oziliyle, Ji Sung Parkıyla, Teveziyle, Bradleyiyle, Gyanıyla, Boatengiyle, Robbeniyle, Sneijderiyle, Hondasıyla, Fabianosuyla, Xavisiyle, Iniestasıyla, Ramosuyla, Villasıyla harika bir kupa yaşadık. Belki çocukluğumun romantizmini yakalama adına Fransa 98’den geride kaldı ama, Dünya Kupası, Dünya Kupası’dır, futbol şölenidir.

Turnuvanın;

Takımı: İspanya, Almanya, Uruguay, Gana

En iyi oyuncusu: Forlan, Mueller, Villa

Hayal Kırıklığı - Takım: İngiltere, Brezilya

Hayal Kırıklığı- Futbolcu: Rooney, Cannavaro, C.Ronaldo, Henry(sana müstehak)

En iyi 11’i: Neuer – Maicon, Mertsacker, Lugano, Fucile – Iniesta, Schweinsteiger,Sneijder - Mueller, Villa, Forlan

Akılda Kalanları : Lampard’ın verilmeyen golü, Suarez’in topu elle çıkarışı, Heinze’nin kafasına kameraman çarpması, elbette Diego Armando Maradona, van Bronchorst’un yarı finaldeki muhteşem golü, de Jong’un finalde Xavi’yi attığı tekme, Abdulkader Keita’nın sahtekarlığı, Ahtapot Paul ve Ömer Üründül.


Not: İş bu yazıda “vuvuzela” kelimesi kasten hiç geçirilmemiştir, hatıralardan tamamıyla silinmesi, tarihin karanlık sayfalarına karışması dileğiyle...








ÇAĞLAR GÖKGÜN

Turnuvanın ilk grup maçlarından sonra, ciddi anlamda karamsarlığa düştüğümü söylemeliyim. Uzak bir ülkede, kayda değer bir iklim değişikliğini göz önünde bulundurursak, bu kalitesiz ve sıkıcı futbolu tolare etme şansımız olabilirdi tabi ki. Fakat özellikle grup maçlarından sonra, turnuva, tam bir futbol şölenine dönüştü. Belki 94'deki Baggio , 98'deki Zidane , 2002'deki Ronaldo gibi, büyük yıldızların görkemli performanslarını seyretmedik, ancak takım olan ulusal ekiplerin nasıl başarılı olduğuna canlı şahit olmak gerçekten keyifliydi. Grup maçlarından sonra yazdığım 'Viva Güney Amerika' yazımda, Güney Amerika ülkelerinin turnuvanın o anına kadarki başarılı performansından bahsetmiştim. Sanırım bu kıtaya bir özür borçluyum. Çünkü yazıyı yazdıktan sonraki 4 gün içerisinde - biri hariç- tüm Güney Amerika takımları, kaotik Avrupalı ülkeler tarafından kupa dışına itildi. Türk kültüründeki 'Nazar' kavramını, yaşayarak öğrendi Güney Amerikalılar böylece.

Her büyük turnuva, futbol adamlarını için birer ilham kaynağı olmuştur. Total futbol, catenacio gibi futbol düzenleri, hep büyük turnuvalarda ortaya çıkmıştır. 2010 Güney Afrika'nın bize ilham verdiği nokta, Almanlar'ın yaptığı büyük jenerasyon devrimidir. Löw'ün henüz 2 yıl önce amatör ligde oynayan Müller'i yıldızlaştırması, Podolski, Klose gibi uluslararası arenada asla 'süper yıldız' muamelesi görmeyen oyuncuları yüceltmesi, Khedira, Özil gibi genç yeteneklere şans vermesi ve en önemlisi, takım ruhunu 90 dakikanın ötesinde yaşayan bir ekip yaratması, Almanya'nın kupaya damga vurmasını sağladı.

Turnuvada yaşanan hakem hataları da, futbolun reytinginin sadece buradan beslenmediğini yetkilere göstermiştir diye ummaktayız. Sadece izlenirliği arttırması için yaratılan Jabulani bile, turnuva boyunca birçok takımın kaderiyle oynadı ne yazık ki. İngiltere-Almanya maçında, İngilizlerin 20 cm. içeride olan topunu görmek için halen bir cihazdan yardım alınmaması, tartışmalara neden oldu tabi ki. Kişisel görüşüm, FIFA'nın bu tarz reyting arttırıcı, ancak kitlelerin psikolojisi için zararlı uygulamalardan vazgeçip, güzel futbolu destekleyen, üzerinde ırkçılık karşıtı tshirt'ü olan Jimmy Jump gibi bir karakterin yaka paça indirilmediği, Iker-Sara çiftinin kutladığı gibi şampiyonluğun kutlandığı bir futbol dünyasını yaratması için çalışması gerektiğidir. Dünyaca ünlü Türk pop sanatçısı Erol Büyükburç'un da söylediği gibi; 'Alın , bakın bunlar da reyting ! '

Final maçı ise total futbolun resmi olarak anavatanını değiştirdiğini herkese gösterdi. Hollanda'da Rinus Michels tarafından keşfedilen ve Cruyff, Rijkaard gibi büyük oyuncularla vücut bulan Total futbol, artık resmi olarak İspanyol vatandaşı. Bol pasa dayanan ve herkesin hareketli olmasını gerektiren Total Futbol kavramını durdurmak isteyen Hollandalılar, final maçının özellikle ilk yarısında çok sert müdahalelerle İspanyolları durdurmayı denediler. Ancak futbol ilahları, uzatma dakikalarında da olsa futbol oynamak isteyenlerin yanında oldu ve Iniesta'ın golüyle dünyanın en büyüğünün İspanya olduğunu ilan etti.

94'den beri dünya kupalarını takip eden bir futbolsever olarak, bu dünya kupasından büyük zevk aldığımı rahatlıkla söyleyebilirim. En yakın zamandaki büyük bir turnuvada, aynı heyecanın içinde , kendi ekibimizi de görmemiz dileğiyle...


Turnuvanın takımı: Almanya
- Kendi dillerindeki 'Mannchaft' (Takım) mantığını tam anlamıyla sahaya yansıttıkları için.
Turnuvanın oyuncusu: Diego Forlan
- Adidas'ın 'Geleceği Yaz' reklamında olan tüm 10 numaralara, o pozisyonda nasıl oynanacağını öğrettiği için.



Turnuvanın teknik direktörü: Joachim Löw, Oscar Tabarez
-Löw, jenerasyon değişimini mükemmel bir şekilde gerçekleştirdiği için.
-Tabarez ise, Forlan'ı 30'undan sonra en etkin kullanacağı yeri keşfettiği için.

Altın 11:Casillas - S. Ramos, Puyol, Friedrich, Morel - Schweinsteiger, İniesta, Sneijder -Müller, Villa, Forlan

Gümüş 11:Neuer - Maicon, Pique, Lahm, Coentrao - Annan, Khedira, Xavi - Honda, Robben, L. Suarez


Turnuvanın hayal kırıklıkları: Messi-Maradona'nın Batman-Robin olamaması, Fransa Milli Takımı komedyası, C.Ronaldo, İngiltere, Afrika Takımlarının kendi kıtalarındaki erken vedası.


Turnuvaya damga vuranlar:Vuvuzela, Jabulani, Ahtapot Paul, Casillas çiftinin romantik anları.


Turnuvanın sürprizi:Uruguay ve nağmalup elenen Yeni Zelanda


Turnuvanın maçı:Uruguay - Gana

Turnuvanın olayı:Tanrı'nın Eli Version 2. (L.Suarez'in ölümcül el hamlesi)

Turnuvanın hakemi:Ravshan Irmatov

Turnuvanın golü:Honda (Japonya-Danimarka maçındaki golü)

Turnuvanın en büyük tartışması:Hakem hatalarının artması üzerine geliştirilmesi düşünülen stratejiler. (Gol çizgisi teknolojisi, daha fazla hakem vs.)

Turnuvanın en güzel anı: İspanya-İsviçre maçından sonra ağır eleştirilere uğrayan Iker-Sara çiftinin, şampiyonluğu romantik bir öpücükle kutlamaları.


Turnuvanın ayıbı:Kader Keita'nın Kaka'yı haksız yere attırması, Jimmy Jump'ın üzerinde JIMMY JUMP IS AGAINST RACISM tshirt'ü varken saha içerisine girdiğinde fena bir şekilde al aşağı edilmesi.
Turnuvanın en komik pankartı: 'URUGUAY USÜLÜ KIZARMIŞ AHTAPOT' (Almanya- Uruguay maçından)






ALİ ÇAKMAK

Ömer Üründül, vuvuzela, "çok sıkıcı kupa abi yaa" geyikleri altında bir dünya kupasını daha geride bıraktık. Kendi adıma konuşmak gerekirse,

Benim için gayet tatmin edici bir turnuva izledim. Özellikle grup maçlarından sonraki turlarda, futbol adına üst düzeyde bir çok maç ortaya kondu.

2. turdaki Paraguay-Japonya maçı hariç neredeyse her maçta savunmadan çok hücumu düşünen teknik direktörlein takımlarını ve buna uygun oynanan futbolu izledik. Ayrıca 2006'nın sıkıcı finalistleri İtalya ve Fransa'nın ardından finalde İspanya ve Hollanda'yı görmemiz, turnuvanın İspanya'yla birlikte en iyi topunu oynayan Almanya'nın yarı finalde şampiyona elenmesi amacı top oynamak olan takımların kazandığı bir turnuva oynandığını gözler önüne serdi.

Turnuvanın ilk maçını kaybedip şampiyon olan ilk takım olmanın yanında, 8 golle en az gol atan şampiyon olarak adını tarihe yazdırdı İspanya. Tabii ki tüm bun lar İspanya'nın makine düzeninde işleyen sistemiyle, sonuna kadar hak ederek kazandığı kupayı gölgelemiyor. Yarı final ve final maçlarına ilk 11'inde tam 7 Barcelona oyuncusuyla çıkan ispanya bize birazcık 2002'deki Galatasaray merkezli Türk Milli Takımını hatırlattı. ispanya'nın yanında attığı 16 gole rağmen 3.lükle yetinen Almanya da turnuvanın bir diğer kazananı sayılabilir. 32 takım içinde en genç 3. takım olan Almanya, yıllardır süregelen, aynı isimlerle sıkıcı futbol oynama geleneğini bu kez Löw önderliğinde genç oyuncularla, hızlı, hücum futbolu oynayan bir takıma dönüştürdü. Uruguay'a ise sanıyorum ayrı bir parantez açmak gerekecek. Biraz da bizim 2002'de yaşadığımız kura avantajının etkisiyle yarı finale çıksalar da, Forlan önderliğinde Uruguay 2010'a büyük bir iz bırakarak gitti. Yarı finalde Hollanda'ya karşı defansın iki adamı Lugano ve Godin ile yine turnuvanın yükselenlerinden Suarez oynasaydı, belki de şu anda çok farklı şeyleri konuşuyor olacaktık.

Tabii bu kadar kazanlarının yanında bu turnuvanın kaybedenlerinden de bahsetmek gerek. Takım içinde ortaya çıkan inanılmaz entrikalarıyla Fransa bu turnuvanın en büyük hayal kırıklığıydı. Bunun yanında, Almanya'nın biraz önce bahsettiğim tarzda değişimine ayak uyduramayan son şampiyon italya ve yine bir turnuvaya daha favorilerden biri olarak gelip çeyrek final dahi göremeden evine dönen İngiltere bu turnuvanın hayal kırıklığı yaratan takımlarıydı.

Altın 11: Casillas - Maicon, Puyol, Pique, Van Bronckhorst- Xavi, Iniesta, Sneijder- Müller, Forlan, Villa

Turnuvanın sürprizi : Hollanda, Uruguay

Turnuvanın hayalkırıklığı: Fransa, İngiltere, İtalya, hakemler

Turnuvanın en itici oyuncusu : Cristiano Ronaldo

Turnuvanın en komik anı: Kafasına kamera çarpan Heinze'nin sinirlenmesi

Turnuvaya damga vuran an: Lampard'ın verilmeyen golü, Suarez'in çizgiden eliyle çıkardığı top

Turnuvanın çıkış yapan oyuncuları: Gyan, Suarez, Honda

Turnuvanın en görünmeyeni: Sergio busquets





SABRİ PAMUKOĞLU



Yaşım itibariyle, pek çok Dünya Kupası'na canlı olarak tanıklık edemesem de hepsini ayrı ayrı yaşadım diyebilirim sanırım anlatılan hikayelerle, izlediğim filmlerle. Hepsi başka başka hikayelerle, başka başka entrikalarla, çıkardığı yeni yıldızlarla kazındı akıllara. Bu kupadaysa durum biraz farklıydı, bütün o kupalarda anlatılan, yaşanan hikayeler 2010'da aynı turnuvada, Afrika'da vücut buldu ve bütün o efsanelerden bir kolaj sundu bize. Her turnuvada olduğu gibi bu turnuvanın içinden çıkardığı yıldız da Müller oldu, bu kez iyi futbolunun karşılığını alamayan takım Almanya oldu, Luis Suarez yeni bir Tanrı'nın Eli vakası yaşattı, Almanya 66'nın intikamını aldı, hakemler yine turnuvaya damgalarını vurdular, İngiltere'nin akıllı köpeği dahi yerini Almanların ahtapotuna bıraktı.

Turnuva başında zaten azalmakta olan yıldızlar bir de onların üzerine eklenen sakatlık sıkıntıları olunca biraz umutlarımız kırılmıştı turnuvadan, grupların özellikle ilk maçları bizi haklı çıkarıyordu fakat eleme turlarından itibaren gidişat tamamen değişti ve en azından benim canlı izlediğim açık ara en iyi kupa oldu.

Yıldız faktörü bu turnuvada çok arka plana geçti ve takım olan, orta sahası kuvvetli ve yetenekli olan takımlar kendilerini tepeye attılar. Turnuvanın kulüp takımı hüviyetindeki tek takımı İspanya muhteşem orta sahasıyla şampiyonluğa da ulaştı zaten. Hollanda şansının da yardımıyla geldiği finalde kupaya 4 dakika kala veda ettiler hayallerine. 3.lük maçındaysa turnuvanın benim için en dikkat çeken iki takımı Uruguay ve Almanya'nın adı vardı. Turnuvanın tek yıldızı Forlan'ın önderliğinde Uruguay bize müthiş heyecanlı anlar yaşattı. Almanlarsa genç kadrolarıyla kendi kimliğinden çok uzak, eskilerin Hollanda'sını anımsatan bir futbolla belki hak ettiğinden daha azını aldı ve 3.lükte kaldı ama gelecek için büyük ümitler bıraktı arkasında. Gana, Amerika yine akıllarda kalan diğer takımlardı, turnuva öncesi en zayıf takım olarak gösterilen Yeni Zelanda turnuvanın tek namağlup takımı oldu ve alkışı hak eden bir diğer ekip oldu.



Turnuvanın takımı: Uruguay
Turnuvanın oyuncusu: Diego Forlan
Turnuvanın teknik direktörü: Oscar Tabarez

Altın 11: Casillas - S. Ramos, Puyol, Friedrich, Lahm - Schweinsteiger, İniesta, Sneijder -Müller, Villa, Forlan

Gümüş 11:Neuer - Maicon, Pique, Victorino, Fucile - Xabi Alonso, Khedira, Xavi - Messi, Robben, L. Suarez

Turnuvanın hayal kırıklıkları:Rooney, F. Torres, C.Ronaldo, İngiltere, Kamerun

Turnuvaya damga vuranlar:Vuvuzela, Jabulani, Ahtapot Paul, Hakem hataları

Turnıvanın sürprizi:Hollanda

Turnuvanın Maçı:Uruguay - Gana, Uruguay - Meksika(etik anlamda tabi)

Turnuvanın olayları:Gana'nın elenmesi diyelim, genelleyelim, Lampard 66'nın intikamı, Uruguay Meksika satış olmaması

Turnuvanın hakemi:Ravshan Irmatov

Turnuvanın golü:Giovani Van Bronckhorst (vs. Uruguay)

Turnuvanın en büyük tartışması:Futbol ve teknoloji

12 Temmuz 2010 Pazartesi

HEDO PHOENİX'TE(!)


Toronto'da mutsuz günler geçiren Hidayet, daha önce takımından takasını istemişti. Geçen haftaya kadar kesin gözüyle bakılan Hedo-Toronto ayrılığı, geçen hafta Toronto yardımcı antrenörünün Hidayet'le görüşmek için İstanbul'a gelmesi kafalarda soru işareti yaratmıştı fakat sabah Phoenix'le Toronto'nun Barbosa & Hedo takasında anlaştığı haberi geldi. Şu an milli takımla birlikte Antalya kampında bulunan Hedo, Amerika'ya dönünce sağlık kontrolünden geçecek ve Suns'a resmi imzayı atacak.

Biz konuyu Hidayet özelinde değerlendirelim, öncelikle Suns Hidayet için en doğru takım mı? Tabi pek çok kişi için farklı düşünülebilir ama benim kanaatimce, en doğru takım Suns değil Hidayet için. Hidayet'in geçtiğimiz sezon boyunca en büyük sıkıntısı toptu. Orlando'daki en büyük avantajı Jameer Nelson gibi bir oyun kurucuyla oynamakken, Toronto'da Calderon faktörü onun için en büyük dezavantaj konumuna geldi. Suns'taysa ligin belki topa en fazla hükmeden, en kaliteli bir kaç guardından biriyle birlikte oynayacak, bu açıdan 'top' onun için yine sıkıntı olabilir.

Bir diğer konuysa Hidayet'in pozisyonu. Hidayet Phoenix'te, bu zamana kadar çok çok az sürelerde oynadığı 4 numara pozisyonunda oynayacak. Hücumda, hiç şüphesiz savunulması çok zor bir oyuncu olacak. 4 numara için çok fazla hızlı, şut tehditi olan bir oyuncu sonuçta. Ama işin savunma kısmında kalın 4 numaralar karşısında, vücut vücuda savaşta, ribaund kavgasında çok zorlanacaktır.

Ligin en hızlı pas akışına sahip takımı belki Phoenix. Hedo da bu top dolanımı sırasında gerek pas yeteneği, gerek oyun sezgisi gerekse şutör olarak fayda sağlayabilir ama bilhassa Orlando'da çıktığı top seviyeden, o liderlikten uzak kalacaktır. Bu konuda Nash'in oyunda olmadığı süreler ön plana çıkıyor, Dragic'in oyunda olduğu bölümde, Gentry Hedo'yu 3 numaraya çekip, liderliği ona bırakabilir. Eksisiyle, artısıyla şimdilik durum böyle gözüküyor, bakalım zaman ne gösterecek?

11 Temmuz 2010 Pazar

Yarı Finaller

Öncelikle şunu söyleyelim, yarı finalleri yazmak için bir kaç gün bekledik ki büyük finale yönelik de bir bakış atalım yarı final maçlarıyla birlikte. O nedenle büyük finale saatler kalmışken yayınlıyoruz yazımızı.

Hollanda - Uruguay


Her turnuvanın daimi kaybedeni, ancak gönüllerin şampiyonu Hollanda bu kez Uruguay'ı geçti ve finale çıktı. 74 ve 78'te Neeskens'li, Cruyff'lu takımın oynadığı ve birinde Almanya birinde Arjantin'e kaybetmeleriyle kaçırılan şampiyonluklar, oynadıkları göze hoş gelen total futbol yıllardır onlara sempati beslememizi sağlıyordu. Baktığımızda 88'deki Avrupa şampiyonluğundan başka bir başarısı olmayan bir takıma karşı nedir bu hayranlık bilmiyorum ama heralde hep kaybedenin tarafı olmamızla ilgili bir durum. Yıllarca göze hoş gelen futbol oynayıp hiç bir başarı kaydedemeyen Hollanda bu sefer çok farklı bir imajda, yıllardır hasret olduğu yerde. Son finalist takımın en değerli oyuncularından Neesekens durumu, ''Benim 1974 ve 1978'de yer aldığım takım daha göze hoş gelen bir oyun sergilerken, bugünkü ekip sonuca yönelik bir futbol oynuyor.'' diyerek özetliyor.

Maça gelirsek, Uruguay da Hollanda da maça fazlasıyla kontrollü başladı, öyle de devam ediyordu ki henüz 18. dakikada bütün o dengeler bozuldu. 18. dakikada Van Bronckhorst topa öyle vurdu ki o an sanırım herkesin aklına Comandante'nin Monaco'ya attığı gol geldi, tabi bir de hocaların hocası Metin Türel'in Ersun Yanal'a söylediği söz, ''Hagi sana 40 metreden bir çakar; nereye koyacağını bilemezsin o istatistikleri." Hagi çıkar yerine Gio'yu koy, Uruguay için durum aynen böyleydi. Daha sonra maç yine dengede giderken bu kez sahneye turnuvanın en değerli oyuncularından Forlan çıktı ve ceza sahası dışından vurduğu top, Stekelenburg'un da hatasıyla ağlara gitti ve Uruguay belki kendisinin de hiç beklemediği bir anda eşitliği yakaladı, içeriye de öyle gitti.

İkinci yarı da çok farklı başlamadı, yine kontrol futbolu, yine mücadeleci bir futbol. Bu kez farkı yaratan yıldız faktörü oldu. Sneijder ipleri biraz eline aldı, Robben oyuna biraz dahil oldu, Hollanda ofsayt kokan bir pozisyonda golü buldu, öne geçti. Ardından turnuvanın en güzel gollerinden birini kaydetti Robben ve takımını rahatlattı. Maçın gidişatını yalnız biz değil hocalar da kabul etmiş olacak ki, Van Marwijk Robben'i, Tabarez de Forlan'ı oyundan aldı. Fakat Uruguay'ın bir sürprizi vardı 90+1'de Maxi Pereira'nın golüyle skoru 3-2'ye getirdi Uruguay ve son 2 dakikayı bize nefes nefese izletti. Uruguay golü bulamadı kalan sürede ama bize heyecanlı bir 2 dakika yaşatmaya yetti bu çabaları.

Uruguay turnuvaya ciddi anlamda renk kattı, çeyrek finalde Suarez'in 1 dakika içinde 'write the future' çekmesi, Forlan'ın müthiş futbolu, ondan öte liderliği bu takımı sevdirdi bize, ki zannediyorum, pek çok kişi son 2 dakikayı ayakta izledi ve Uruguay'ı destekledi hem de rakip hep o çok sevdiğimiz Hollanda olmasına rağmen.

Hollanda turnuvanın geride kalan kısmında hiç Hollanda gibi oynamadı hatta Brezilya maçında ilk golü bulduktan sonraki kısım hariç kötü oynadılar dahi diyebiliriz onlar için ama buna rağmen yollarının nispeten daha kolay olmasının avantajını da kullanarak finale kadar uzandılar. Finalde rakip, bugüne kadar karşılaştıkları en iyi takım olacak. İspanya karşısında, zor da olsa onların orta sahadaki pas bağlantılarını minimuma indirmek ve ayaklarındaki topun değerini değerini bilmek zorundalar.

İspanya - Almanya


Açıkça söyleyeyim turnuva başlamadan önce, biri çıkıp bana, Hollanda finale çıkacak, üzüleceksin; Almanya elenecek ona da üzüleceksin, dese pek hoş şeyler söylemezdim o arkadaşa. Ama aynen bunu yaşadım yarı finallerde. O eski desteklediğim Hollanda'yla her daim nefret ettiğim Almanya sanki yer değiştirmişti. Almanlar yarı finale kadar takır takır top oynayıp hem İngiltere hem de Arjantin'i 4 golle ezip geçerek gelmişti çokça eleştirilen, fakat tartışmasız turnuvanın en iyi kadrosu İspanya'nın karşısına. Pek çoklarına göre, bir anlamda erken finaldi bu maç.

İlk yarı pek çokları için sıkıcı geçmiş gibi görünse de benim gibi pasa bayılan bir adam için o kadar da kötü değildi açıkçası. İspanya topu aldı, pas yaptı, pas yaptı, arada bir kaybetti ama gitti aynen geri aldı ve tekrar pas yaptı. İspanya karşısında iki tip savunma olduğundan bahsetmiştik hep. Almanya'nın tercihi, İspanya'nın futboluna mahkum olmak ve İspanya'nın onları geri doğru itmesine razı olmak oldu, yada bu bir tercih miydi, açıkçası İspanya belki ilk defa İspanya gibi oynayınca Almanya teslim oldu da diyebiliriz belki bu duruma. İlk yarı tamamen İspanya'nın dominasyonunda geçti fakat tek pozisyonları David Villa'nın karşı karşıya kaçırdığı top oldu. Maç sonunda Pique '' bazen topu dolaştırmaya öyle bir dalıyoruz ki şut çekmeyi unutuyoruz'' diyerek durumu çok iyi açıkladı aslında.

İkinci yarıda benzer bir biçimde İspanya'nın kontrolünde başladı ama tek bir fark vardı. Muhtemelen devre arasında, Nevzat Demir'in deyimiyle 'Yeniköy Kasabı'nın da uyarısıyla, Xabi Alonso önderliğinde şut atmayı hatırladı İspanya. Çok zorladılar Almanya'yı ve sonucunda beklenmedik bir şekilde de olsa kornerden buldular golü. Uzun Alman savunmasının arasından kaptan Puyol çıktı ve gemisini kurtardı. İlerleyen dakikalarda Almanya ne kadar yüklenmek istediyse de İspanyollar pas yapmaktan, topa sahip olmaktan hiç vaz geçmediler ve Almanlar'a pozisyon dahi vermediler, kendileri yakaladıkları kontra ataklardan da sonuç alamayınca 1-0'lık skorla sonuçlandı maç.

Sürekli koşan, sürekli basan, bununla birlikte topa da sahip olan Alman orta sahası gerek İngiltere gerekse Arjantin'in orta sahasını teslim alıp takımlarına galibiyeti getirmişlerdi. Bu maçta da koştular, ama sadece koştular. İspanya onlara topu hiç vermedi, kendisinin istediği oyunu oynadı, kolay diyebileceğimiz bir galibiyet aldı ve adını finale yazdırdı. İspanya büyük finalde de her zamanki İspanya gibi oynayacak topa hükmedecek ve bıkmadan, usanmadan pas yapacak. Kaptan Puyol da Almanya maçı sonunda ''Hollanda'ya karşı da aynı oyunu oynayacağız, zaten biz bundan başka oyun bilmiyoruz''diyerek bunu gösteriyor zaten bize.


Büyük finalin adı belli oldu: İspanya - Hollanda

8 Temmuz 2010 Perşembe

Lorik Cana Galatasaray'da!


Galatasaray günlerdir beklenen transfer bombasını bugün patlattı, aslında gece 3:30 sıralarında bu haber bazı kaynaklarca dile getirilmişti ve nöbetteki pek çok Galatasaray taraftarı açısından sevinç, heyecan ve aynı zamanda acaba mı? sorularıyla karşılanmıştı, taraftarın bu soru işaretini Galatasaray yönetimi bugün 17:36'da yaptığı açıklamayla sildi ve o merak da yerini heyecan ve mutluluğa bıraktı.


Galatasaray'ın sezon boyunca en büyük sıkıntısı orta saha kurgusunu bir türlü sağlayamamış olmasıydı, 4-1-2-3 gibi bir dizilişte arkadaki 1 ve öndeki 2'liden Elano'nun yanında oynayacak oyuncuyu bir türlü bulamadı Rijkaard, daha doğrusu eldeki oyuncular Rijkaard'ın oynatmak istediği futbolu oynayabilecek düzeyde değildi. Barış ve Mustafa Sarp'ın kalitesi Galatasaray'ı kaldıramadı, Ayhan'sa yaşının da ilerlemesiyle eski temposundan çok uzaktı. Bu 3 oyuncu da Rijkaard'ın istediği pas futbolunu, pas hızını sağlayamadılar. Sadece benim çok beğendiğim Mehmet Topal arkadaki 1 olabilecek potansiyeldeydi ama o da yaşadığı sakatlık sorunlarıyla birlikte formsuz bir sezonu geride bıraktı zaten gelecek sezon o da Valencia'da bizi temsil edecek.


Teşhis belliydi, reçete de yazılmıştı ve tedavinin ilk aşaması bugün yapıldı. Arkadaki 1 için alınabilecek isimler içinde belki de en önemli oyuncuyu, Lorik Cana'yı kadrosuna kattı Galatasaray. Çok değerli bir ön libero Cana. Oyun zekası yüksek, dayanıklı, agresif bir oyuncu. Her şeyden önce lider bir isim. Gerek Marsilya'da gerek Arnavutluk milli takımındaki kaptanlığıyla birlikte Sunderland'de geçirdiği ilk sezonda kaptanlığa getirilmesi de bunun en güzel ispatı heralde. Aynı zamanda çok da sert bir oyuncu hatta zaman zaman dozunu kaçırabilecek kadar sert bir isim. Zaman zaman kartlarla ilgili sorunlar yaşaması da muhtemel bu açıdan.


Galatasaray taraftarının geçen sene belki de en fazla dert yakındığı şey sahadaki ruhsuz futboldu. İşte bu konuda da çok özel bir adam Cana, formasının hakkını sonuna kadar veren, hırslı, tutkulu, sonuna kadar savaşan bir adam. Karakterli futboluyla kısa sürede Galatasaray taraftarının sevgilisi olacaktır.


Sonuç olarak çok ihtiyaç duyduğu bir pozisyona çok yerinde bir transfer yaptı Galatasaray, şimdi sıra orta sahanın ortasında oyunu iki yönlü oynayabilecek bir oyuncuda.

6 Temmuz 2010 Salı

Keita Transferi


'Selamun aleyküm' diyerek girdiği Florya'ya bir sabah aldığımız şok haberle veda etti Keita. Kallström'dü, Annan'dı, Poulsen'di derken, herkes transfer haberi bekliyordu Galatasaray yönetiminden, gece nöbetimiz biteli daha bir kaç saat olmuştu ki Keita'nın satıldığı haberiyle uyandık sabaha. 8.150 milyon Euro karşılığında Al Saad takımıyla anlaştı Galatasaray. Geçen sezon yine buna yakın bir fiyata ama 'taksitli' olarak alınmıştı, 1 sene sonra kullandığın kar diyerek ve önemli bir nakit girdisiyle ayrıldı takımdan. Mehmet Topal, Uğur Uçar ve Emre Güngör'ün satışından elde edilen maddi geliri de eklersek Galatasaray bu transfer dönemi için ciddi bir transfer bütçesi oluşturmuş durumda. Mali açıdan durum bu.

Sportif olarak bakarsak, Keita'nın müthiş doğal yeteneklerinin, istediği zaman tek başına maç alabilme gibi bir potansiyelinin yanısıra en çok eleştirilen tarafı her maçta aynı konsantrasyonu sağlayamaması ve Trabzon maçında yaptığı, Kaka'ya yaptığı hareketler gibi sabıkalı yanlarıydı. Bütün bunlar ve mali gerekçeler bu transferi mantıklı kılabilir ve Rijkaard gibi bir adamın da bu transfere onay verdiğini de gözden kaçırmamak gerekir elbette.

Galatasaray taraftarlarından ilk gelen tepkiler çok olumsuz, yönetime bir ateş püskürme hali içindeler. Ama bu tepki için henüz erken, öncelikle yönetimin yapacağı hamleleri görüp, ondan sonra tavırlarını koymalılar çünkü taraftar elle tutulur bir transfer istiyor ve artık maddi gerekçelerin arkasına sığınacak pek şansı da kalmadı Galatasaray yönetiminin. En mühim nokta Galatasaray yönetiminin hala geçen 2 seneki vizyonunu koruyup, ona uygun transferleri yapıp yapamayacağı.

Çeyrek Finaller - 2.Gün

Almanya - Arjantin


Zayıf grubunda hiç zorlanmadan 3 maçını kazanan, ardından 2. turda Meksika karşısında sıkışabilecek bir maçı hakemin yardımıyla rahat geçen Arjantin'in foyası Almanya karşısında meydana çıktı. 4-2-3-1'i kusursuz oynayan tam bir sistem takımı Almanya karşısında sistemi sistemsizlik olan Arjantin sürklase oldu ve sahadan 4-0 gibi bir hezimetle ayrıldı. Maçın henüz başında Almanlar golü bulunca zaten dengesiz Arjantin iyice telaşa kapıldı ve orta saha teslimiyetini iyice Almanlara kaptırdı. Bunun devamında ortaya çıkan sonuç bir anlamda kaçınılmazdı. Aslında maçın 2. dakikasında o gol olmasaydı sonuç bu olur muydu sorusunu geliyor hemen akıllara, bunu hiç bir zaman öğrenemeyeceğiz belki ama sonucun daha farklı olacağını, ben, pek zannetmiyorum açıkçası.

Futbol tarihinin en büyük futbolcusu Maradona veliahtı olarak gösterilen Messi'ye çok güvendi, onun üzerine kurmaya çalıştı belki takımı ama bunu yaparken onu kendisini en rahat hissettiği yerden sağ çizgiden koparıp aslanların arasına attı, Schweinsteiger de Messi'yi o kalabalıkta yok eden cellat oldu ve tek seçeneği bireysel yetenekli oyuncularının dribblingleriyle hücum üretmek olan Arjantin'e bu yollar da tıkandı, zaten rezalet savunmasının yanında üretkenliği de sıfırın altına indi. Sonuç olarak 10'lar turnuvaya veda etti ve geride bize en azından Maradona'yı bir kez daha en yakıştığı yerde kenarında da olsa yeşil sahalarda görmenin hazzını bıraktı.

Almanya ise her zaman olduğu gibi yine favori başlamadığı bir turnuvada yarı finali buldu. Hem de bu sefer hayattan bıktıran statik futbollarıyla değil, futbolun gerek savunmada gerek hücumda tüm doğrularını uygulayarak devam ediyorlar şampiyonluk yürüyüşlerine, hem de yürüdükleri yol öyle bir yol ki eğer zafere ulaşabilirse bir seri katil gibi arkalarına dönüp baktıklarında dev leşler bulacaklar. Önce turnuvanın en zor iki grubundan birini lider tamamlayıp ardından İngiltere, Arjantin, İspanya ve muhtemelen Hollanda gibi bir yolu geçerek böyle bir zafere ulaşmanın değeri bir kat daha fazla olacaktır heralde. Onlar için yarı finalde en büyük şanssızlık turnuvada en fazla verim aldıkları Müller'den sarı kart cezası nedeniyle faydalanamayacak olmaları.

Almanya (4-2-3-1):
Neuer - Lahm, Mertesacker, Friedrich, Boateng (72' Jansen) - Schweinsteiger, Khedira (77' Kroos) - Müller (84' Trochowski), Mesut, Podolski - Klose

Arjantin (4-3-1-2):
Romero - Otamendi (70' Pastore), Demichelis, Burdisso, Heinze - Mascherano, Maxi Rodriguez, Di Maria (75' Agüero) - Messi - Tevez, Higuain

Goller: Müller (3'), Klose (68', 89'), Friedrich (74')

İspanya - Paraguay


Gruplarda ilk maçlar itibariyle çok korkmuştuk tarihin en kötü turnuvasını izliyoruz diye ama özellikle gruplardan sonra müthiş maçlar, müthiş hikayeler izledik ve bir anda tarihin en iyi turnuvası mı oluyor acaba demeye başladık. Bu maç da tıpkı turnuvanın kendisi gibiydi. Çok kötü, çok sıkıcı başladı maç ama hepsi ayrı bir film konusu olabilecek 3 çeyrek final maçının finali olmaya yakışır bir şekilde devam etti. Neredeyse pozisyonsuz geçen maçta Pique'nin durduk yerde Paraguay'a penaltı kazandırmasıyla değişti maçın seyri, film de burada başladı aslında, Cardozo penaltıyı kaçırdı. 3 dakika sonra bu kez penaltı noktasına giden Xabi Alonso'ydu, Alonso golü attı, ama hakem saymadı ikinci atıştaysa bu kez Villar iyi uzanıp çıkarıyordu penaltıyı. Sadece o 3 dakika bile futbolu niye sevdiğimizi gösteriyordu bize. 2 ayrı takım, 2 ayrı ulus önce aynı sevinci ardından aynı hüznü yaşıyordu. Müthiş bir dramaydı açıkçası. Bütün bunların ardından uzatmaya göz kırpan maçta Fabregas ve Pedro'nun oyuna dahil olmasının da katkısıyla, İspanya David Villa'nın ayağından bulduğu golle maçı kazandı ve yarı finalde Almanya'ya rakip oldu.

İspanya karşısında Paraguay'ın önünde 2 tane örnek vardı. Biri İsviçre, diğeriyse Şili. Birisi İspanya'nın pas yapmasına müsaade edip topun arkasına geçmiş ve İspanya'yı bekleyerek mağlup etmiş. Diğeriyse İspanya'ya önde baskı yaparak pas kanallarını bozmayı amaç edinmiş ama savunma kontrolünü unutmuş ardından bir kaleci hatası ve kırmızı kartla boyun eğmişti İspanya'ya. Paraguay'sa sanki bu iki oyun tarzını birleştirerek başladı maçai önde bastılar, pas yaptırmamaya çalıştılar ama savunmayı da unutmadılar, sistemleri tuttu, istediklerini alabilecek duruma geldiler ama sonunu getiremediler.

2008'de Avrupa Şampiyonu olan İspanya ve 2010 İspanya... Kadrolara bakacak olursak David Silva ve Marchena'yı çıkar Busquets ve Pique'yi koy aynı takım. Ama gel gör ki, o takımın oynadığı futbolu bir türlü oynayamıyor İspanya. Fernando Torres için İspanya'nın başının en büyük belası desek, bu turnuva için pek de yanılmış olmayız heralde. Del Bosque onu kesmiyor ve onu kesmemek uğruna müthiş uygulayabileceği 4-2-3-1'den vazgeçiyor. Oysa ki elinde bu sistemi oynamaya çok alışık ve çok iyi oynayabilecek oyunculardan kurulu bir kadrosu mevcut. İlginç bir 4-2-2-2 sistemiyle oynuyor İspanya ama ne zaman ki oyuncu değişiklikleri başlıyor David Villa öne çıkıyor, Fabregas giriyor İspanya maçları çözüyor. Del Bosque zannediyorum ki, Almanya karşısında Torres'i 11'de kullanmayacaktır. Almanya karşısında Casillas'ın dediği gibi 'tarihlerinin en önemli maçı'na çıkacakalar ve bu bilinçte oynarlarsa çok formda Almanya'yı da geçebilecek güçteler.

İspanya (4-2-2-2):
Casillas - Ramos, Puyol(84' Marchena), Pique, Capdevilla - Xabi Alonso (75' Pedro), Busquets - Xavi, İniesta, David Villa- Fernando Torres (56' Fabregas)

Paraguay (4-4-2):
Villar - Veron, Da Silva, Alcaraz, Morel Rodriguez - Riveros, Caceres (84' Barrios), Santana, Barreto (64' Vera) - Valdez (72' Santa Cruz), Cardozo