Galatasaray etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Galatasaray etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Aralık 2014 Pazartesi

Hamza Hamzaoğlu

Senelerden 1991, babamın mesleğinden dolayı 2-3 senede bir yeni bir şehre taşınmak zorundaydık. Geldiğimiz yeni şehir Bursa olmuştu. Ben ana okula başlamış azılı bir Galatasaraylıydım..

 Televizyon başında babamla maçları izlerdim, vakt-i zamanında babamla aynı sahayı paylaşmış kaleci Hayrettin, Bursa deplasmanına geliyordu Galatasaray'la. Babam 'Hadi' dedi, 'Galatasaray'ın kamp yaptığı otele gidelim beraber!' Havalara uçmuştum, televizyonda deliler gibi izlediğim, daha okumayı sökmemişken isimlerini ezbere bildiğim insanları görecektim. İnanılmaz bir heyecandı..

 Otele gittik, Hayrettin bizi lobide karşıladı ve odasına davet etti. O otel odasında Hayrettin'le odayı paylaşan bir başka ağbi vardı. Hayrettin gibi uzun boylu, aynı onun gibi güler yüzlü biriydi o. İsmi Hamza'ydı. Benle uzun uzun sohbet etti, babamla Hayrettin, Ayvalık-Küçükköyspor anılarını konuşurken hep benle ilgilendi, Galatasaray sevgisi ile ilgili sohbetler etti. Benim bilinç altımda Hamza, hep o fotoğrafla canlanır..


 Hamza 4 sezon, dolu dolu formasını terletti Galatasaray'ın. Herkesin aklında Galatasaraylı Hamza olarak kaldı. Futbolu bıraktıktan sonra teknik direktörlük kariyerinde de hemzeminden gelip önemli yerlere geldi. Daha önce hocalığını yapmış olan Yıldırım Uran'ı yardımcı antrenörü yaptı. Yıldırım Uran, bu görevden önce en az 15 takımda teknik direktörlük yaptıktan sonra eski öğrencisi Hamza'nın altında çalışmayı kabul etmesi, Hamza'nın yönetim tarzıyla ilgili bize bazı ipuçları veriyor.

 Sneijder ile ilgili yaptığı yorumlar kesinlikle hataydı ama imza töreninde 'ben de fazla ileri gitmiş olabilirim' diyerek bence önemli bir adım attı. Sezon sonunda da Terim icazeti ile gelip gelmediğini hep beraber göreceğiz.

 İyi Galatasaraylı Hamza, farklı bir ceketle sahaya iniyor. İnşallah iki taraf için de hayırlı olur..

21 Ağustos 2014 Perşembe

Jupp Derwall

Galatasaraylı taraftarların önemli buluşma mecralarından biri olan Galatasaray Sözlük, yeni neslin hararetli tartışmalarının yanı sıra, tribünlerin güzel abilerine de ev sahipliği yapıyor. Cem Davran, Captanomuz Uğur abi ve Behzat Uygur gibi büyüklerimiz, zaman zaman güzel anılarla bizleri yaşayamadığımız geçmiş günlere götürürken, kulüp efsanelerini daha yakından tanımamıza vesile oluyorlar. Aşağıda sevgili Behzat Uygur'un kendi kaleminden efsane çalıştırıcı Jupp Derwall ile ilgili anılarını bulacaksınız. 



"Genç takımdayken fiziğime bakarak sürekli stoper oynatılıyordum. E haliyle fizik iyi olunca, ezbere bir şekilde ilk önce düşünüldüğüm mevkii stoper oluyordu. Laf aramızda hava toplarında da biraz zayıfım ama bugüne kadar kimse bununla ilgili bir şey söylememişti bana. Fizik iyi işte, yaz Behzat’ı stopere…

Bir gün amatör takımın antreman maçından sonra maçı izleyen Jupp Derwall beni yanına çağırdı.

Hemen yanı başında da Ahmet Hoca (Akcan) vardı yardımcı antrenör olarak. Tabii heyecanla ağzından çıkacak cümleleri bekliyordum. Bekleyiş çok uzun sürmedi. Uzun yıllardır kimsenin göremediği, ya da görüp de söylemediği bir şeyi söyledi bana. Stoper olarak iyisin ama hava toplarında zayıfsın. Derhal sarkaç topla birlikte çalışmaya başla. Her gün en az 1 saat ekstra çalışacaksın. Daha sonra da ben seni santrafor olarak göreceğim…

Hemen burada size başka bir detay vereceğim. İşte klasik Türk futbolcusu zihniyeti. Bir süre o heyecanla çalıştım ama kronik sorunumuz olan tembelliği aşamadım ve ekstra çalışmalarıma ara verdim. Haliye hava toplarında hep eksik kaldım.

Tatlı yüzlüydü. Gençlerle sürekli ilgilenirdi ve bunu şimdiki bazı teknik direktörler gibi kerhen yapmazdı.  Tebessümünü esirgemeden, bunu kendisinin işi olduğu için, hatta işinden de öte, bir yaşam tarzı olarak görüp, aşk benimsediği için hiç çekinmeden yapardı. Florya da çok değişti. O dönem ile şu an arasında kocaman farklar var.En basiti, toprak sahadan çim sahaya geçişimizde de kendisinin büyük emeği vardır. Bu da zaten Derwall’li Galatasaray devriminin ilk aşamalarıydı.. Hiçbir detayı atlamazdı. Bütün genç takım, yıldız takım maçlarına vakit ayırır ve ilgilenirdi. Bunların hiçbiri boşuna değildi, Derwall’li devrim meyvelerini verdi. Derwall’in Florya’ya açılan penceresinin hemen akabinde Galatasaray da Türkiye’nin Avrupa’ya açılan penceresi oldu.

Tabii ki Derwall Hocamızdan bahsedip de Mustafa abiyi (Denizli) anmadan geçersek hiç hoş olmaz.

Mustafa abinin ilk antrenörlük yaptığı yer Galatasaray amatör takımıdır. Ben de o takımın oyuncusuyken sık sık ‘’ Behzat bir takım yap da oynayalım’’ derdi. Ben bir takım kurardım hemen. Kendisi de karşı takıma geçerdi ve o antreman maçı esnasında daha oynarken anlatmaya başlardı her şeyi. Yani hem oynar, hem öğrenirdik. Bizim Denizli’den öğrendiğimiz gibi, kendisi de Derwall’den birçok şey öğrendi. 

Yazımın başında belirttiğim gibi, bu iki insanın bizim tiyatro yaşantımıza da çok büyük etkisi olmuştur. Yıllar boyunca sahnelerin tozunu yutarken, oyunu nasıl sahneye koyacağımızı, oyuncu arkadaşlarımızla nasıl paslaşacağımızı hep kendilerinden bize ilham olan detaylardan esinlenerek uyguladık. Aramızdan ayrılışının 7. yılında kendisini elimden geldiğince anlatmaya çalıştım. Anlatabildiysem ne mutlu bana. toprağın bol olsun hocam. Efsaneler asla unutulmaz."

Yazıyı burada paylaşmamız için bize izin veren sevgili Galatasaraylı Behzat Uygur'a teşekkür ederiz.

20 Ağustos 2014 Çarşamba

Burak da Bir Gün Yılamaz mı?

17 Ağustos'ta Türk işçilerin Belçika'ya gelişinin 50. yılı kutlamaları çerçevesinde düzenlenen RWS Brüksel-Galatasaray maçına damga vuran olay, Burak Yılmaz'ın tribünlerle girdiği diyalog oldu.

 Olayın birkaç boyutu var aslında. Sadece o maç için o kadar yolu tepip ufacık, amatör bir tesiste, doğru dürüst güvenlik olmadan o sahada o maçı oynamak, ya da takımı buna zorlamak gerçekten bir yönetim fiyaskosudur. Başkan Ünal Aysal'ın Belçika ile bağı sebebiyle bu işlere girildiği çok belli, ama en azından yine onun etkisiyle daha iyi bir organizasyon olması gerekirdi.


 Olayın bir diğer boyutu Galatasaray tribününün ülke, memleket, dil, din, ırk ayırmadan, her coğrafyada kendi futbolcusuna, özellikle de Burak Yılmaz'a gösterdiği tepki. Takım özelinde düşünürsek, bu takım 3 senedir ligin zirvesinde, birçok kupalar kazanmış, Avrupa'da önemli başarılara imza atmış durumda. Burak Yılmaz özelinde düşünürsek, son 4 sezonda 122 maçta 91 gol atmış, Galatasaray formasıyla gol kralı olmuş, ilk senesinde Şampiyonlar Ligi'nde çok ciddi gol rakamlarına çıkıp rüştünü uluslararası arenada da ispat etmiş bir futbolcudan bahsediyoruz.  Bu takıma ya da oyuncuya, gazozuna oynanan bir maçta hakaret etmek hangi mantığa uyar? Söylem yanlış anlaşılmasın, maç ne kadar ciddi olursa olsun, spor müsabakalarında küfüre, hakarete yer yoktur ancak bunun da ötesinde, sadece eğlencelik bir maçtaki bu gerginliklerin sebebi nedir? Aslında açıklaması çok basit, biz futbolu spor olarak sevmiyoruz. Biz oyunu sevmiyoruz, takımımızın ezeli rakibi yenmesini seviyoruz. Biz araya atılan pası değil, rakibin kafasına gelen parayı seviyoruz.

 Bunun en önemli kanıtı, önemli futbol organizasyonlarında tribünlerin boş kalması olarak gösterilebilir. Örneğin, ümit milli takımlar seviyesinde düzenlenen Dünya Kupası İstanbul'da oynandı ve tarihinin en az seyirci çeken organizasyonu olarak tarihe geçti. Sahada harika futbol oynandı ama bu Türk seyircisini tribüne çekmek için yeterli değil, gerginlik, kavga, küfür, hakaret, nefret olmayan yerde Türk seyircisi barınamaz!


 Olayın 3. ve son boyutu ise Burak Yılmaz'ın psikolojisi ile alakalı. Kariyeri çok parlak başlamıştı Burak'ın, Antalya'dan genç bir yetenek olarak Beşiktaş'a transfer oldu, ilk sezonda ciddi süreler aldı ancak durumlar istediği gibi gitmemeye başladı. Kariyeri git gide aşağıya doğru giderken Manisa'da tekrar kendini bulmaya başladı, bu iyi futbolu onu Fenerbahçe'ye taşıdı. Fenerbahçe'de de çok tutunamadıktan sonra kısa bir Eskişehir macerasından hemen sonra kendini Trabzonspor'da buldu ve filmin en keyifli dönemi başladı. Trabzon'da adeta rekorları alt üst etti ve bu başarısı onu Galatasaray'a taşıdı..

 Yukarıda çizdiğim inişli-çıkışlı kariyer, Burak'ın şu anki ruh halinin temel sebebi. Burak, tekrar o başarısız günlere dönmek istemiyor ve bu yüzdendir ki, en ufak bir başarısızlıkta hırçınlaşıyor, duygusallaşıyor. Bu en ufak başarısızlık bazen bir maç sırasında bile yaşanabiliyor, kaçırdığı gol sonrası kendini toparlaması ortalama bir topçudan daha çok zaman alıyor. Hep başarılı olmak istiyor Burak Yılmaz, tenkit edilen adam olmak yerine hep rekorların adamı olarak kalmak istiyor ama bu da ciddi bir travma yaratıyor onda. Bu durum da kendisinin, kendi taraftarına bile, antipatik görünmesini sağlıyor.

 Tam da bu noktada aklıma şu soru geliyor. Benim gibi sıradan bir futbol izleyicisi bile Burak'ın sıkıntısını görebilirken, koskoca Galatasaray teknik ve idari ekibi bunu nasıl göremiyor? Burak'ın ciddi şekilde psikolojik destek alması gerekiyor, acaba bu kulüp tarafından sağlanıyor mu? Ben hiç sanmıyorum. Ayrıca burada Burak'a da bir eleştiri yöneltilebilir, insan kendisinin de hatalarını görüp bir check etme ihtiyacı hissedebilir. Sıkıntı çok net ortadayken, bununla ilgili bir şey yapmamak mıdır tek çözüm?

 Burak'ın attığı gollerle Avrupa zaferlerine deliler gibi sevinen ama ona kenardan küfür eden 'taraftar' arkadaş, elini vicdanına koy da söyle, bir gün bu genç adam 'yeter artık, ben küfür yemeye mi iniyorum bu sahaya' diyemez mi? Pes edemez mi? Pes ederse, hep beraber mutlu mu olacaksınız? Sahiden, bir gün Burak da yılamaz mı hepinizden?

19 Temmuz 2014 Cumartesi

Galatasaray 2014/15 Formaları

http://www.galatasaray.org/gspazarlama/haber/20682.php

http://www.fcnblog.com/2009/07/2288-ve-mor-forma.html

Yukarıdaki ilk link bu sezonki formalarımızın tanıtım yazısı. İkincisi de mor formamızın FCNBlog'da yayınlanan hikayesi. Kulüp de asaletten, ruhtan girip, Galatlar'dan çıkmıştı o formaları tanıtırken, bulamadım şimdi linki. Arkadaş biz her yıl zaten alıyoruz bu formaları da, nedir bu vıcık vıcık pazarlama taktikleri? Hangi taraftar bu laflardan etkileniyor da alıyor artık? Her yıl Metin Oktay'ı anmaktan bıkmadınız formaların çıktığı tarihte?

Şu cümle siteden alıntı:'Av sezonu başlıyor. Galatasaray’ın yeni formasında kulübün başarılarla dolu tarihinden ve mirasından esinlenildi.'

Bana biri açıklayabilir mi formaların tam olarak hangi noktasında miras var? Tarihten esinlenme 3 parçalıyı mı doğurdu? Tamam farklı alternatiflere hayır demiyorum. Onun meraklısı da var. Ama bu kendini sürekli tekrar eden Metin Oktay ruhu, asalet, başarı etiketlerinden beslenmeyin artık, zira tükettiniz.




Formalara gelince, şahsi fikir olarak 3 parça yerine klasik parçalıyı tercih ederim, onu pek beğenmedim. Beyazın sadeliği hoşuma gitti.


Bitirmeden; beyaz forma için Galatasaray'ın 2000 yılında giydiği ilk beyaz formadan esinlenildi denmiş. Bunu ya yazanın yaşının yetmemesine, ya Galatasaray tarihini iyi bilmemesine ya da yine pazarlama stratejisine bağlıyorum. Çünkü forma 2000'dekinden çok Neuchatel sezonunun beyaz formasını andırıyor. Hedef kitlenin yaşı 2000'i hatırlamaya daha elverişli diye bunu kullanmış olabilirler. O da olmamış.



29 Nisan 2014 Salı

Galatasaray 2014/15

Sözleşmesi bitenler:
Aykut, Ufuk, Sabri, Burdisso, Ceyhun, Emre, Drogba, Elmander

Kaleciler:
Muslera'nın sözleşmesi sürüyor, kendisi de sürekli burada mutlu olduğunu açıklıyor. Dünya Kupası ise onun için muazzam bir vitrin. Bu denli iyi bir kaleci, piyasası olan bir kaleci kupa sonrası birçok devin listesine girebilir, kafası karışabilir. İki yıla güvenmeden sözleşmesini uzatmak gerek. Yedek kalecilerden Aykut ve Ufuk'un sözleşmesi bitiyor. Ufuk tercih edilip sözleşmesi uzatılır diye düşünüyorum. Eray ise gelen fırsatı iyi değerlendiremese de henüz erken kulüpten ayrılması için. 3. kaleci olarak devam edecektir. Tekrar neden alındığı bilinmeyen Aykut ise bu kez kulüpte son günlerini geçiriyor tahminlerime göre.


Savunma:


Mevcut kadroda sağ bek için dört opsiyon yer alıyor: Eboue, Veysel, Sabri, Salih. Bek pozisyonu için haddinden fazla seçenek var sanki. Bunlardan yalnızca Sabri'nin sözleşmesi bitiyor, fakat kendisinin de çok emin olmadığı ama oynadığı maç sayısı sayesinde otomatik olarak bir yıl uzamış olabileceği yönünde bir beyanatı var. Henüz federasyona böyle bir vize işlemi gönderilmedi. Bu pozisyon için radikal bir karar alabilir Galatasaray. Eboue, gerek istikrarsızlığı, gerek eksik mücadelesiyle bu sezon olumsuz anlamda çok dikkat çekiyor. Üstelik yabancı kontenjanında sıkıntı çekilirken bu kadar alternatifli bir bölgede tercih yapmak çok da mantıklı değil. Sözleşmesinin son yılında. Mancini kalırsa, İngiltere'den de tanıdığı bu oyuncu tutmak isteyebilir. Onun dışında Rusya, Katar gibi ülkelerin yanı sıra Premier Lig'in alt sıralarındaki takımlar için de tercih olabilir Eboue. Veysel'in gelecek sezon sağ beke ambargo koyacağını tahmin ediyor ve büyük çıkış yapmasını bekliyorum. Sabriyle birlikte götürürler orayı. Salih ise hem oraya, hem sola, hem de ortaya bir alternatif olsa da kulüpte geçirdiği yarım sezonda Galatasaray oyuncusu olduğu izlenimini veremedi malesef.

Savunmanın ortası yine oldukça kalabalık, ama takviye istiyor. Chedjou, Burdisso, Semih, Koray, Gökhan'ın yanı sıra bu sezon çoğunlukla burada giyen Hakan Balta bölgenin alternatifleri. Ayrıca şu an Beşiktaş'ta kiralık olarak forma giyen Dany dönecek. İki formanın verildiği ve istikrarın olmazsa olmaz olduğu bu mevkide Burdisso en zayıf halka, zaten kiralık, kesin olarak gönderilecektir. Keza Beşiktaş'ta da iyi bir performans sergileyemeyen Dany, Anadolu takımlarına kiralık ya da uygun bir bonservisle gidebilir. Böylece kontenjandan da iki yabancı eksilir. Her ne kadar Chedjou'nun yerine daha üst düzey bir transfere ihtiyaç olsa da, son yıllarda transfere su gibi para akıtan Galatasaray, bu kez ağırdan alabilir, transfer yapmayabilir bu bölgeye. Tamamen gelecek hocanın talepleri doğrultusunda olacak bu tercih.  Semih, Koray, Gökhan, Chedjou(ya da daha kaliteli bir yabancı) ve ayrıca Hakan Balta, Ceyhun gibi opsiyonlarla bu bölge sezona girecektir. Şampiyonlar Ligi'ne direkt katılım durumu da kararda etkili olur.

Sol bek uzun yıllar sonra kulübün en net bölgesi. Alex Telles parlamaya hazır, yeri garanti. Hakan Balta tecrübesiyle iyi bir yedek olarak götürürler ligi. Olası sakatlık durumda Salih ve Sabri de bu bölgeyi yedekler.



Orta Saha:
Orta sahanın ortası, bu sezon geçen senelerdeki istikrarını bir türlü yakalayamadı. Bunda Selçuk'un form düşüklüğü en önemli etken. Kupada sona kadar gidilmesi, lig ve Şampiyonlar Ligi derken hiç dinlenme fırsatı bulamadan kariyerinin en yoğun sezonunu geçirdi. Üstelik kulüpteki mental sorunlardan da Burakla birlikte en çok etkilenen oyuncu oldu. Melo ise dünya kupası hedefiyle birlikte olağanüstü bir sezon geçirdi. İlk yılı kadar skora katkısı zaten beklenmiyordu. Bu oyuncular dışında zaman zaman Ceyhun parlasa da tek yönlü oyunu dezavantajı oldu. Savunmada iyi ama hücumda çok hareketsiz ve ağır kalıyor. Dikine az oynuyor ve özgüvenini toparlayamadığından en güçlü yönlerinden biri olan şut opsiyonunu hiç kullanmıyor. Mancini kalması halinde üçlü orta sahaya devam edecektir. Kalmazsa da yeni gelecek hoca yalnızca Selçuk ve Melo ile de tutabilir bu bölgeyi. Fakat arkalarında illa bir oyuncu kullanılacaksa, ben gelecek sezon savunma önü için oyun zekasıyla Galatasaray'ın Gerrard'ı olabilecek Hamit'in burada değerlendirilebileceğini düşünüyorum. Bu sezonu kaçırdı Hamit, fizik olarak sürekli düşüşte fakat oyun zekasından eksilme elbette yok. Burada yeni bir lider olabilir takıma iyi bir sezon başı kampı geçirirse. Umut Gündoğan ise geç buldu, erken kaybedecek sanıyorum bu formayı. Genç oyuncunun şansı pek yok, kötü bir dönemde geldi Galatasaray'a. Oldukça zordu zaten kendini göstermesi. Bu bölgede yeni sezonda Sneijder de kullanılmak istenebilir. Özellikle Bruma'nın dönüşüyle böyle bir opsiyon açılacak. Engin Baytar ve Furkan Özçal da kiradan dönecek, Engin'in 1, Furkan'ın 2 yıl daha sözleşmesi var. Özellikle Furkan kiralık gittiği Karabüspor'da oldukça başarılı bir sezon geçirdi. Kampta kendini gösterebilirse kadroda düşünülebilir seneye. Engin'in ise kulüpte bir geleceğinin olduğunu düşünmüyorum.

Kanatlar ise Galatasaray'ın yine kalabalık, yine yetersiz, fakat potansiyelli bölgeleri. Gerek sağda, gerek solda oynayabilecek Aydın, Emre (ki kendisi ortada da bir opsiyondur), Hajrovic, Ontivero ve Oğuzhan mevcut kanat oyuncuları. Sneijder, Burak ve Umut yine asıl mevkileri olmamasına karşın kanatlarda kullanılan oyuncular. Bir de kiralıklar var: Bruma, Amrabat, Yiğit Gökoğlan, Sercan Yıldırım. İsim isim incelersek; Aydın, yıllardır patlayamadı. Görevini yapıyor, ama o kadar. Üstelik bu sezon çok ciddi bir sakatlık yaşadı. Önümüzdeki sezon maç pratiği kazanması için kiraya gönderilebilir, bu son şansı olur zaten. Sözleşmesinin de son yılında Aydın, bu bağlam çok istekli, çok iyi bir seon geçirmesi lazım. Emre Çolak da verimli bir yıl geçiremedi. Sakatlıklarla boğuştu. Fakat altyapıdan çıkmış olması ve farklı bölgelerde oynayabiliyor olması, kadroda her daim yerini garanti altına alıyor. Hajrovic'e gelince, mevcut kadrodaki en potansiyelli isimlerden biri, fakat son tercihleri konusunda kendini oldukça geliştirmeli. Şutu var, pası da olursa büyüyebilir burada. 2018'e kadar sözleşmesi var. Kontenjan dahilinde tutulacaktır çünkü yedekliği de sorun olmaz. Ve geliyoruz mevcut kadronun kanımca en zayıf halkalarından birine. Ontivero yetenekli, fakat henüz Galatasaray erken onun için. Kesinlikle sürekli oynayabileceği bir takıma kiraya verilmeli. Oradaki gelişimine göre belki düşünülebilir gelecekte. Ama şu an için kadroda yeri yok. Oğuzhan Kayar ise pek de fazla izleme şansı bulamadığımız 1995'li, Türkiye standartları için genç bir oyuncu. Avrupa'da bu yaşta olacak oyuncu kendini belli ediyor, zaten oynar hale geliyor ama bizde gelişim 22-23lere kadar sürüyor. Oğuzhan Manisaspor'da 4 lig maçında 42, 1 kupa maçında 13 olmak üzere toplamda 55 dakika oynayarak geldi Galatasaray'a. Bizde de yalnızca 0-0 biten Türkiye Kupası grup maçında Antalyaspor'a karşı oynadı. Oğuzhan ne kadar potansiyelli olursa olsun, oynamadan nasıl gelişecek? Muhtemelen kiraya gönderilecek, umarım oynayabileceği bir takıma gider.

Bu mevkinin bir de kiralıkları var. Sercan Yıldırım'ın Bursasporla opsiyonu var ama Bursa bunu kullanmayı tercih eder mi bilemiyorum. Eğer etmezse, herhangi bir başarı gösterememesine karşı sözleşmesi uzatılan Sercan 2017 yılına kadar kulübümüzde. Amrabat ise Malaga'da kendini biraz da olsa gösterdi. Maddi açıdan çok da ferah bir durumda olmayan Malaga, uygun bir bonservisle kendisine talip olabilir, ya da yeniden kiralamak isteyebilir. Kontenjan açısından elimiz kolumuz bağlı, başka talibi çıkmazsa Malaga'nın herhangi bir teklifi kabul edilebilir. Ve Bruma; sakatlıktan umarım iyi döner. Bu muazzam yeteneğin artık sonuca daha çok katkı yapacağı, gelişeceği bir sezona ihtiyaç var. Mancini'den ziyade yetiştiriciliği de olan bir hoca olursa seneye takımın yıldızı olabilir. Yiğit Gökoğlan'a gelirsek, rakamlar çok acı konuşacak ama, Yiğit Galatasaray'a geldiği günden beri iki buçuk sezonda yalnızca iki defa ilk onbir çıkabilmiş, o da geçen sezon kiralık oynadığı Orduspor'da. Bu sezonun ikinci yarısında Erciyesspor'da hiç ilk onbirde forma giyemeden 8 maça çıktı. Pek de başarılı bir sezon geçiremedi. 2 yıllık daha sözleşmesi bulunuyor ama bu sezon artık bonservisiyle takımdan ayrılır diye düşünüyorum.

Sonuç, Galatasaray'ın kanatlarda revizyona gitmesi şart, verimsiz ve tecrübesiz isimlerle yollar ayrılıp, direkt oynayıp skora da katkısı olan bir oyuncuyla takviye edilmeli mutlaka.




Hücum:
Didier Drogba için veda zamanı. Usta oyuncu 1,5 yılda ağzımızda güzel tatlar bırakarak veda ediyor. Çok istenildi, uğruna taraftar çıldırdı, geldi, zaman zaman da olsa bu beklentiyi karşıladı, ama yaşını iyiden iyiye göstermeye başladı artık. Kim bilir, belki de Mancini onu ekonomik kullansa çok daha faydalı olabilirdi. Fakat performans düşünce tarafların memnuniyeti ve mutluluğu da azaldı. Onun yerine mutlaka yabancı bir golcü alınacaktır. Burak ise Selçuk gibi zor bir yıl geçirdi. Skora yine katkısı vardı ama hırçınlığı ön plana çıktı. Burak fiziksel açıdan her daim üst düzey bir oyuncu ama genç yaşta dört büyüklerin tamamını gezmenin yıpranmışlığından bir türlü tam manasıyla sıyrılamıyor. Umarım yıllar geçtikçe, olgunlaştıkça aşar bunları. Henüz üç sezonluk daha sözleşmesi, ve atacağı çok golü var. Umut'a gelince, sezonun en büyük hayal kırıklılarından biri. Kiralık geldiği sezonda Hakan Şükür presiyle taraftarı mest eden Umut, bu sezon presin yanına hiçbir şey koyamadı. Çok kötü bir sezon geçirdi. Bonservisine 2.7 milyon euro ödenmişti sezon başında. Galatasaray'ın forvet hattında yer alıyorsanız, presiniz evet bir artıdır fakat ortaya 43 maçta 6 golden fazlasını koymalısınız. Umut'un da tıpkı Burak gibi 2017 yılına kadar sürüyor sözleşmesi, ve bu kontenjan sıkıntısında, yerli azlığında performansına rağmen kadroda yeni sezonda da kendine yer bulacaktır. Genç yetenek Berk İsmail ise sezon sonunda, oldukça kısıtlı şans bulabilmesine rağmen göz doldurdu, gelecek vaadetti. Karşı karşıya kaldığı pozisyonlarda biraz daha sakin kalabilse ve gol yapabilse, altyapıya sabırlı Galatasaray'da şu sıralar gündemi oluşturabilirdi. Kadroda kalacaktır diye tahmin ediyorum kendisini ama teknik direktör kirada da düşünebilir.

Genel olarak 6+2 yabancı olacağını varsayarsak; mevcut kadroda 10, kirada da 4 yabancı görünüyor kadroda. Kiralıklardan Elmander'in sözleşmesi zaten bitiyor, Bruma kadroya katılacak, fakat Amrabat ve Dany ile yollar ayrılır. Mevcutlardan da Drogba ve Burdisso'nun gönderileceğine kesin gözüyle bakılıyor. Keza Ontivero ve Eboue de onlara katılma şansı yüksek isimler. Yeri garanti yabancılar Muslera, Telles, Melo, Sneijder + Bruma. Hajrovic ve Chedjou ise belirsiz. 1 yabancı golcü kesin gelecek diye tahmin edersek 6+2'de kontenjan doluyor. Bu nedenle başka yabancı transferi, ancak Hajrovic ve Chedjou yerine daha kariyerli ve üst düzey isimler gelecek şekilde yapılabilir. Yerli de ise alınabilirse Olcan yabancı etkisi yapar takıma. Ligin tecrübelisi ve komple bir oyuncu. Bunun dışında direkt oynayacak aday da pek fazla yok lig piyasasında.

23 Şubat 2014 Pazar

Ezber Bozan Kaya

 22 Şubat 2014 akşamı Türk Telekom Arena'daki futboldan hiç kimse memnun kalmamıştır herhalde. Galatasaray'ın devre arasında Beşiktaş'a kiraladığı Dany'nin yaptığı bir hareket üzerine gelen gol haricinde futbol kalitesi anlamında seviyenin çok düşük olduğu bir derbi izledik. Ancak ikinci yarının başında yaşanan bir olay, Pazar sabahını benim adıma daha aydınlık başlattı..


 Semih, hepimize güzel bir ders verdi.. Maç 1-0'ken, Beşiktaş ligin en iyi duran top kullanan takımlarından biriyken, rakip puan tablosunda Galatasaray'ın bir sıra üstündeyken, Galatasaray'ın liderle arasında 6 puan fark varken, Şampiyonlar Ligi Çeyrek Finali maçı Çarşamba günüyken vs. dürüstçe çıkıp doğru olanı yaptı. Biz şikeye, küfre, polemiğe, resmi siteden yayınlanan saçma basın bültenlerine, kavgaya, dövüşe, ortamı geren futbol yöneticilerine, kabadayılara, magandalara, samimiyetsizliklere o kadar alışmıştık ki, Semih bizim ezberimizi bozdu.

 Kaya gibi kal kardeşim..

24 Ağustos 2013 Cumartesi

İnce Memed, Topal Ali ve Fatih Terim..

 Yaşar Kemal'in ölümsüz eseri 'İnce Memed'in önemli karakterlerinden biridir Topal Ali. Kendisi iz sürme konusunda inanılmaz yeteneklidir ve biri kendisinden iz sürmesini isterse bunu bir meydan okuma olarak görüp hemen yollara düşer. Bir gün, doğru bulmasa bile, İnce Memed'in izini sürmek zorunda kalır, çünkü konu iz sürmek oldu mu, ne karakteri onu durdurabilir, ne doğruları ne de başka bir şey..

 Ülkemizde geçen haftanın en önemli spor olayı, Fatih Terim'in üçüncü kez Milli Takım'ın başına geçmesi oldu. Daha önemlisi, Terim bu görevi kabul ederken asli görevi olan Galatasaray teknik direktörlüğü görevini de bırakmadı.

 Terim'in ne kadar milliyetçi, ne kadar bu ülke insanına inanan biri olduğunu hepimiz biliyoruz. Ancak geçen yıl ceza aldığı maçların akabininde, TFF ile ilgili yaptığı sert açıklamalardan sonra, kendisini o kurumun başındaki kişinin yanında imza atarken görmek benim içimi acıttı..


 Terim, geçen yılki olaylı Ordu maçından sonra yaptığı açıklamalarda, kendisinin sadece adaletin olduğu yerde var olabileceğini, hakem seminerlerinde kendi için özel sunumlar yapıldığını açıkladıktan sonra TFF bünyesinde görev alması gerçekten benim açımdan çok üzücü. Kendisi milli görevden kaçmadığını cümle aleme göstermek istedi pek tabi, açıkçası aldığı görev de çok riskli değil. Hali hazırda kimsenin şampiyonaya gitme gibi bir beklentisi yok. Ancak olur da Terim bu konuda da başarılı olursa, kendi efsanesinin daha da pekişeceğinin farkında.

 Kariyer açısından elin gavurunun 'challenge' dediği 'meydan okuma'lara hiç doymayan biri Fatih Terim. Hep kazanmak isteyen, kazanılma ihtimali olan her şeyi süpürmek isteyen bir spor adamı. Topal Ali'nin iz sürme konusundaki zafiyetinin bir benzeri de Fatih Terim'de var. Mevzu 'meydan okuma' olduğunda, şartlar çok inandığı gibi olmasa da, o 'challenge'ı kabul etmeden duramıyor imparator.

 Umarım bu hamle, Terim'in Galatasaray'da en ufak bir hatasını gözleyen dahili ve harici düşmanlarına herhangi bir malzeme vermez..

9 Mayıs 2013 Perşembe

Alkış Goygoyu

 12 Mayıs'da oynanacak Fenerbahçe - Galatasaray maçı'nın kağıt üzerinde bir önemi kalmayınca yüce Türk Basını olarak gündeme getirdiğimiz yeni bir mevzumuz oldu, acaba Fenerbahçeliler, Galatasaraylı futbolcuları alkışlayacaklar mı?

 Birkaç soru-cevap üzerinden biz de konuya müdahil olalım;


- Diyelim ki Galatasaray bu hafta Kadıköy deplasmanı yerine Akhisar deplasmanına gidiyor, Akhisar taraftarlarından ve futbolcularından Galatasaraylıları alkışlaması beklenir miydi? Yada Akhisarlıların alkışlamaması toplum tarafından garip karşılanır mıydı? Bu durum neden Fenerbahçelilerden bekleniyor ki? Bir Anadolu takımının bile şampiyonu alkışlaması beklenmezken neden ezeli rakipten alkış beklenir, anlamış değilim..

- Bu alkış olayı üzerinden spordaki olgunluğumuzun seviyesinden şikayet eder durumdayız şu aralar. Daha rakip takımın stadına taraftar gönderemeyen takımlarımız varken, biz hangi alkıştan bahsediyoruz acaba? Deplasman yollarında biber gazıyla terbiye (!) edilen bir ecdadın çocuklarıyız ve sportmenliğimizden dem vuruyoruz, gömün beni bu ironinin dibine!

- Bir kereliğine İngiltere'de olmuş bir olay üzerinden neden bu noktaya bu kadar takıldık, onu anlamış değilim. Bizim coğrafyamıza, kültürümüze yakın ülkelerin hangisinde bu tarz olaylar görülmüş, ben çok merak ediyorum. İtalya, İspanya, Portekiz, Yunanistan gibi ülkelerin hangisinde bu alkış olayı görülmüş? Figo'ya atılan domuz kafasını, sahaya inen AEK taraftarlarını, Luz Stadı'nda ateşe verilen pankartları, meşale isabet eden kaleci Dida'yı ben çok net hatırlıyorum. Bu yazdıklarım üzerine bu olayları desteklediğim anlaşılmasın lütfen, anlatmaya çalıştığım, bize benzer ülkelerde de bu tarz emsallere rastlayamazsınız. Günümüz futbol coğrafyası ne yazık ki bu tarz hareketleri kaldıracak olgunlukta değil.

 Tüm bu noktalar, bu alkış beklentisinin aslında ne kadar saçma bir beklenti olduğunu çok net gösteriyor. Bizim tek beklentimiz güzel futbol olmalı, gerisini hep beraber bekleyip göreceğiz..


Saygı Notu: Bu olgunlukta biri vardı aramızda, başkanlığını yaptığı takımın sahada ezeli rakibinden yediği 6. golü alkışladı, başta Galatasaray taraftarları olmak üzere herkes kendisini deliler gibi eleştirdi.. Ruhu şad olsun..

6 Mayıs 2013 Pazartesi

Rüya Gibi

 2012-2013 sezonu Galatasaray için adeta rüya gibi geçti. 30 hafta zirvede kalıp 2 hafta kala şampiyonluğu ilan etmek, Şampiyonlar Ligi'nde çeyrek final oynamak ve çeyrek finalde Real Madrid'i 3-2 yenmek bir sezon içersinde yaşanabilecek 'fazla' güzel şeylerdi..


 Sezon özetini şu zafer sarhoşluğunu atlattıktan sonra yaparız. Ancak unutulmaması gereken şey şu; önümüzdeki hafta prestij için de olsa bir derbi oynanacak. Yıllardır Saraçoğlu'nda galibiyete hasret bir takım var, hem de şampiyon apoleti ile karşı yakaya gidiyor bu takım. Amerikan filmlerinde dillere pelesenk olmuş bir replik vardır. Polis eskisi abilerimizi son bir operasyona ikna etmek için kullanılır bu düstur genelde: 'Son bir iş, sonra çiçekler içinde bir ev dostum!'

Eminim ki Terim de hafta boyunca öğrencilerine bunu anlatacak:  son bir iş, sonra huzurlu bir tatil..

19. şampiyonluğumuz herkese hayırlı olsun!

30 Nisan 2013 Salı

Bir Türk Saldırı Silahı Olarak Biber Gazı

28 Nisan 2013 sabahı bandierasblog yazarları artı bir olarak sabahın çok erken saatlerinde yola çıktık. Önce Adana'ya uçakla gidip oradan da araçla Antep'e geçtik. Maç önünde ufak da (!) olsa bir badere atlatmış olsak da bu olay haricinde her şey yolunda gidiyordu, ta ki 17:00 sularında stat girişine doğru yönelene kadar..

 Kamil Ocak Stadı'nın misafir takım taraftarı için ayırdığı bölümün 2 girişi var. 1. girişteki sıra ilk bakışta normal göründüğü için önce o sıraya geçtik. Daha sonradan biletlerimizin 2. girişten olduğunu farkedince normal prosedüre uyup 2. girişe doğru geçtik. Bu giriş tam olarak ana baba günü gibiydi, hiç  kimse herhangi bir sırada beklemiyor, herkes kapıya doğru yönelmiş bekliyordu. Kapılarda ise enteresan bir bekleyiş vardı, hiçkimse içeri alınmıyordu.


 Bir saat bekleyişten sonra birden turnikelerin bozulduğu ve kapıların kapatıldığı haberi geldi bize. Bu geçen bir saat içerisinde doğal olarak bir adım dahi öne gidememiştik; kapıdan herhangi bir taraftar kabulü yoktu çünkü. Bir süre sonra kalabalığın da artmasıyla izdiham arttı ve polisin ilk biber gazlı müdahalesi geldi. İşin en korkunç tarafı, polis biber gazını insanların gözünün içine içine sıkıyordu. Biber gazı sıkılması dahi rezalet bir durumken bir de insanları kasten yaralamak için kullanıyordu adi silahını polis.

 O noktadan sonra yaklaşık bir buçuk saat boyunca izlemek için parasını verdiği maça girmek için çabalayan insanların biber gazı ve tazyikli kanalizasyon suyu ile imtahanı sürdü. Günler öncesinden resmi yollarla parasını vererek biletini satın aldığımız maça girmek için sadece sırada beklediğim için dört posta biber gazı ve tazyikli kanalizasyon suyu yemiştik kısacası..

 Olayın asıl sebebi ise basında tamamiyle yanlış - yanlı şekilde resmediliyor. Birçok gazetede sadece tribündeki olaylar aktarılırken asıl olaylar dışarıda yaşandı. Tribünde biber gazından etkilenen insanların etkilendiği gaz, stat dışında insanların üzerine sıkılan biber gazıydı. O biber dışarıdakilerin genizine, burnuna falan girdi öncelikle, daha sonraki tahribatı zaten LigTV yayınladı. O görüntülerden bile ilk tahribatın boyutunun ne denli büyük olduğunu anlayabilirsiniz.



 Asıl iğrenç nokta ise bu olayların net bir şekilde Gaziantep Spor Kulübü tarafından planlanmış olduğuydu. Biletleriyle dışarıda en az 2000 kişi kaldı, bu da gösteriyor ki (ayrıca bu bilgi Antep'teki nüfuzlu birçok kişi tarafından dillendirilmiştir.) 5600 kişi kapasiteli Galatasaray tribününe en az on bin bilet basılmış. Beş bin altı yüz kişilik kapasite dolunca da kapılar kapatılmış. Gerisi tamamen hikaye, uydurma..

 Komedinin son perdesi de bugün Gaziantepspor'dan yapılan açıklama oldu. Gaziantepspor, maça giremeyenlerin Celal Doğan Tesisleri'ne biletleriyle gelip bilet ücretini geri alabileceğini duyurdu. Düşünün ki o biletlerin neredeyse tamamı çevre illerden yada İstanbul'dan gelen taraftarlar tarafından alınmış ve siz bu biletlerin iadesini Gaziantep'den yapıyorsunuz. Asıl soru ise, biz biletimizi internet üzerinden biletixten almışken iadeyi neden bir biletix gişesinden yapamıyoruz ? Niyet belli, plan belli..

 Gaziantepspor'u muhteşem şark planlarından dolayı kutluyorum. Gaziantep Polisini de bir Türk saldırı silahı olan biber gazını en etkili biçimde üzerimizde kullandığı için tebrik ediyor, gözlerinden öpüyorum..

20 Nisan 2013 Cumartesi

Galatasaray - Elazığspor Notları

1- Hafta içi oynamak gerçekten zor, hele de Arena gibi saçma konumlu bir stadda. Maça gelen bir çok taraftar Burak Yılmaz'ın golünü ancak evlerine döndüklerinde izleyebildi. İstanbul, iş çıkışı, trafik... Şehrin göbeğinde, binlerce ulaşım yoluyla gidilebilen rahat stadları doldurmak marifet değil bu şehirde.


2- Aslında bu notları tek kelimeyle bitirebilirdim: Drogba.

3- Drogba sanki istese tüm pozisyonlarda rahatça golü bulacakmış gibi de haksızlık olmasın, rakibin hevesi kaçmasın diye atmıyormuş gibi.


4- Hakan Balta'nın şansını defalarca zorlayarak Riera'dan sol bek yaratması gibi, Dany de Gökhan Zan'ı ilk onbire monte etmek için uğraşıyor. Takımdaşlık duygusu yüksek olmalı.

5- Gecenin adamlarından biri de Yekta. Son derece karakterli bir oyuncu. Bu sezon nasıl Gökhan Zan ve Sabri, sürekli yedek kalmalarına rağmen şans bulduklarında takır takır oynadılarsa, dün de Yekta öyle oynadı. Çok akıllıydı ve basit futbolun güzelliğini izletti.

6- Yönetim çıksa kombine alan taraftara "arkadaşlar o kombineler Sneijdersiz, Drogbasız takımaydı, 50 - 100 ne varsa çıkın" dese, şu Drogba'yı izleyen herkes düşünmeden verir.

7- Takım yıldızlarla dolup Hamit'in üzerindeki baskı azalınca, o da rahatladı, onu seven bizler de. Maçın ikinci yarısında tek başına şov yaptı adeta.

8- Sekizinci maddeyi maestroya ayırdım, özel olarak. Bu sezon da en çok "formanın arkasına ismi yazdırılacak oyuncu" Selçuk İnan.

9- Sabri Sarıoğlu öyle yürekten oynuyor, öyle can siperane ki, sırf maç başı alsın diye oyuna girmesini istedik, sanki bizim cebimize giriyor. Helal olsun kaptana.

10 - Elazığspor kadro kalitesi olarak ligin en düşüklerinden, farkları hocalarının iyi olması. Yılmaz Vural kimlik getirdi takıma.

11- Köksal Yedek muazzam bir oyuncu, farkını koydu ortaya. Ligde başaltı takımların hepsinde gözü kapalı oynar.Ayrıca fiziği çok kötü olsa da Serdar Gürler'i de çok beğendim. İlk kez canlı izleyebildik bu oyuncuları. Sakat olmasaydı da Adem Alkaşi'yi de izleyebilseydik.

12- Bilica artık yavaş yavaş Rio'ya uçak bileti bakmaya başlasın. Rıdvancığımın tabiriyle, onu gibi 50 tane adamı birinci ligde bulurum. Bi 20 tane de ikinci ligden çıkar zorlasan. Bireysel hataları maçı yarım saatte bitirdi. Yabancı kontenjanının iyice önem kazandığı şu ligde tutunması bence çok çok zor artık.

13- Ümit Davala 75.dakikada Yekta - Aydın değişikliğiyle 4-3-3'e döndü. Sormak istiyorum kendisine, ne gerek vardı? Burak'ı sola hapsetti. O dakikalarda niye sistem değiştirir ki takır takır oynayan takım? Yerleşim esnasında bir gol yesek, panik dakikaları başlayacak. Ümit Hoca'nın bu sezon bulduğu fırsatları iyi değerlendiremediğini düşünüyorum.

14- Aslında başlı başına ayrı bir yazının konusu da Melo. Felipe Melo ikinci yarı kendini buldu. O Beşiktaş maçındaki tükürük vakası nedeniyle dört maç cezayı almasa çok daha erken gösterecekti bunu. O mevkide o tarz bir oyuncu, dünyada bir elin parmaklarını geçmez. Hem çok iyi bir kesici olacaksın, hem savaşacaksın, hem lider ruhlu olacaksınız, hem de muazzam bir tekniğiniz ve hücum gücünüz olacak. Bu saydıklarımın yarınısı yapan Diarralara milyon eurolar dökülüyor dünya futbolunda. Eksisi, herkesin aklında olan ama dile getirmekten çekindiği o soru, "ya bonservisini aldığımızda yine yatmaya başlarsa?" İş o nedenle, sezon öncesi kampının ilk gününe kadar mutlak suretle bitmeli bu transfer, ya da ön liberoya her gelenin Melo'yla kıyaslanmaya başlayacağı yıllara hazırlanmaya başlayalım.

15- Drogbayla başladık, Drogbayla bitirelim. Resital sundu adeta, çok formda. Kadıköy'de büyük işler yapacak. O maçı bu denli rahat bekliyorsak, sayende büyük reis.

Tanrı Adam

 Feyze Hepçilingirler'in harika kitabı 'Tanrıkadın', Ayşe isminde bir kadının verdiği mücadeleyi anlatır. Romanın bir yerinde şu ifade geçer, '..ama kadının tanrısallığından hiç kuşku duymamıştır toprak. Yalnız toprak değil, denizler de gökler de inanmıştır kadına ve tanrısallığına.."

**

  Geç bulup tez yitirmek istemediğimiz Didier Drogba için de sahada aynı şeyleri hisseden, farklı seviyerlerden birçok futbolcu gördü bu gözler, çok kısa bir süre içerisinde. Rakip kim olursa olsun, Real Madrid, Sanica Boru Elazığspor, Schalke 04, Mersin İdmanyurdu vs. saha içindeki herkes o an bir futbol tanrısına karşı futbol oynadığının farkında, o tanrının adı da Didier Drogba..


 35 yaşına rağmen gösterdiği performans, oyunu ve kendi takımını bir teknik direktör gibi yönlendirmesi, hem rakiplere hem kendi takım arkadaşlarına saygısı ile bu tanrısal role bürünüyor Fildişi'li yıldız, sakatlanan Barral'ı hastanede ziyaret etmesi, yanında yere düşen rakiplerinin tamamına ilk eli uzatan oyuncu olması, gol kaçıran takım arkadaşını teselli eden ilk oyuncu olması vs. Bunların tamamı neredeyse o muhteşem performansından daha önemli o tanrısal rol için.

 Ancak 35 yaşındaki mavi filin performansından da bahsetmenin gerekli olduğunu düşünüyorum ben. Hani A takımın as forvetini bir antreman için dinlendirmeyi düşünerek alt yapı antremanına gönderirsin ya, maçın bazı bölümlerinde Drogba izleyenlere tam olarak o hissi veriyor. Kalecinin degajını göğsünde yumuşatıp arkadaşına servis eden 35 yaşındaki bir adamdan bahsediyoruz şu anda..

 Galatasaray'a transfer sürecinde -ben dahil- birçoklarımızın kafasında soru işareti vardı. Stoper ve sol bekte ciddi bir eksiklik gözükürken, forvet hattında Burak, Umut, Elmander varken ve hatta forvet arkasına Sneijder transferi yapılmışken gerçekten Drogba elzem bir ihtiyaç mıdır diye düşünmekten kendimi alamamıştım. Dün Elazığ maçını izlerken yanımdaki arkadaşlarımla şunu konuştuk, şu an sahada Drogba yerine dünyanın en iyi sol beki olsa (o ismi siz koyun, mesela ben 25 yaşındaki Roberto Carlos gelsin demiştim.) biz onu mu tercih ederdik yoksa Drogba'yı mı ? Sanırım sorunun cevabını hepimiz biliyoruz..

 Dün geceden başka bir sorum da şu. Önümüzdeki yıl bu zamanları düşünün, Drogba 36 olmuş ancak performansında ciddi bir düşüş yok. Kendisiyle tekrar sözleşme imzalar mısınız ? İmzalarsanız kaç yıllık imzalarsınız ?


Hepçilingirler 'Toprak, denizler ve gökler kadının tanrısallığına inanmıştır' demişti harika romanında. Biz de Didier Drogba'yı her izlediğimizde onun tanrısallığına biraz daha inanıyoruz, aynı sahadakilerin de inandığı gibi..


9 Nisan 2013 Salı

Cimbom Başı Dik Yürür !

 Dünya üzerinde herhangi bir takım, Real Madrid'in karşısına 3-0'lık bir dezavantaj ile çıkıyorsa, o takımın işi neredeyse imkansız demektir; bu tabi ki bir realite. Ancak bizim Galatasaray taraftarı olarak bu gece o statta yada televizyon başında yapmamız gereken şey, bu yıl gayet başarılı giden Şampiyonlar Ligi macerası için takımımıza teşekkür etmektir.


 Buradan hep yazıyorum, okuyorsanız (kaç kişi varsa artık :) sıkılmış bile olabilirsiniz aynı şeyleri okumaktan. Galatasaray'ın en önemli hedefi, sürdürülebilir başarı olmalıdır. Her yıl Şampiyonlar Ligi'nde olmak zorundadır Cimbom, her yol o dönen toplar içerisinden çıkıp bir gruba yerleşmelidir. 3. torbalardan daha iyi bir konuma gelmelidir yavaş yavaş, bir noktadan sonra zaten en tepedeki başarıya ulaşacaktır bu süreci yaşarsa, bu işin doğasında var.

 Bu akşam, netice ne olursa olsun Terim'in takımı geçen yılın başında verdiği sözü tutacak, mağlubiyette bile taraftarını gururlandıracak futbol oynayacak ve herkesin başını dik kılacaktır, şu mısralarda da anlatıldığı gibi..

Yollar uzun dikenli taşlı olsa da
Bastığın yer üzüntülerle dolsa da
Sel, çığ, ateş önünde her ne olsa da
Cimbom başı dik yürür !

7 Nisan 2013 Pazar

Çok Basit Bir Soru

Dünkü maç ile ilgili birçok şey konuşabilir, yazılabilir.. Terim'in verdiği tepkiyi, iki yıldır yaşananları, Galatasaray'ın tüm teknik kadrosunun tribüne gönderilmesini, Dany'nin pozisyonunu vs. sabaha kadar tartışabiliriz..

 Ancak benim dikkat çekmek istediğim nokta çok basit bir kural sorgulaması. Saha içerisindeki kurallar hem futbolcular hem teknik kadro için eşit midir ? Evet. Peki bir futbolcu topu hakemi protesto etmek için yere vuruyorsa bunun cezası nedir ? Sarı kart. Peki dün gece Fatih Terim topu yere vurduktan sonra neden sahadan atıldı ? Madem futbolcu ve teknik ekipten bir kişi için aynı kurallar oynanıyor, hoca neden ihraç edildi dün gece ?

 
 Terim, geçen yılın sonunda yapması gereken konuşmayı dün geceki olaylardan sonra yaptı. Kendisinin en büyük hatası, geçen yılki şampiyonluktan sonra o konuşmadan vazgeçmesi oldu. Kümülatif olarak ilerleyen olaylar sonunda da bir patlama yaşadı hoca. Gemileri yakmış Fatih Terim, son altı haftanın da yeni olaylara gebe olacağı çok net artık..

4 Nisan 2013 Perşembe

Galiptir Bu Yolda Mağlup

Maç bittiğinden beri Terim'in 3-5-2 tercihini düşünüyorum. Futbolla haşır neşir çoğu Galatasaraylı gibi Terim'e taparım. Gerek önceki dönemlerinde yaşattığı gurur ve mutluluklar, gerek bugün yaşattıkları, dibe vurmuş bir takımı getirdiği nokta hayatımın en önemli mutlulukları ve gururları arasındadır.



Bilenler bilir hocanın tarzını, rakamlara takılmaz, felsefe koymaya çalışır ortaya. Fakat rakamlar da futbolun gerçeği, nasıl 4-3-3, 4-4-2 ile değiştiğinde şampiyonluk getirmiş, nasıl 4-4-2, 4-3-1-2'ye evrildiğinde Şampiyonlar Ligi'nde çeyrek finalin kapılarını aralamışsa, dün geceki 3-5-2'i de iyi oynayan, ne yaptığını bilen takımı bir anda değiştirdi. 3-5-2 gibi radikal bir geçişin o esnada değil de maç hazırlığında, alternatif varyasyonlardan biri olarak düşünüldüğü kanısındayım. Gerçi hoca keskin geçişleriyle ünlüdür. Fakat dün geceki sorgulanabilir.

Schalke deplasmanında Farfan-Riera eşleşmesi devşirme sol bek açısından kabus olacak korkusunu pek çoklarımız taşıyorduk. Hele Riera'nın önünde sol kanat rolünde kimse olmadığını görünce bu korkumuz artmıştı. Ama o gün sahada topu rakibine vermeyerek Farfan'a ulaşmasını engelleyen, top yapan bir Galatasaray vardı. Kazanacağına inanmış, cesurca pas yapmaktan çekinmeyen, bol göbek oyuncusuyla çok alternatifli pas düzenine sahip modern bir Galatasaray. İşte dün gece de Barnebau'ya ısındıktan, Realle kafa kafaya oynayabileceğini fark ettikten sonra da bu Galatasaray'ı izlemeye başlamıştık. 30-45 arasını Real'den üstün oynamamızın tek nedeni skorun 2-0'a gelmesiyle açıklanamaz. İkinci yarıda da bu özgüvenin ve pas temposunun artacağını, Di Maria'nın da topla daha az buluşmaya başlayacağını ön görüyorduk ki Terim 3'lü savunmaya dönmeyi tercih etti. 4-3-1-2 sisteminde kanatlarda tek oyuncu olduğundan bu beklerin hücuma
çıkması bir zorunluluk. Tabi ki top kaybı olduğunda az adamla yakalanma da bir risk. İlk yarı boyunca, özellikle ikinci bölgede kaptığı toplarla, Real bunu iyi yaptı. Dikine, hızlı oynarak ileride bıraktığı 4 adamını topla çok buluşturdu. Terim öncelikli planı bunu durdurmaktı. Wesley Sneijder'in oldukça kötü bir gününde olması da bu kararda önemli bir etken olsa gerek. Kadro mühendisliği yapılmayan, devre arasında çehresini önemli ölçüde değiştiren Galatasaray'da bir çok oyuncunun direkt alternatifi yok. Böyle olunca da dün akşamki gibi Sneijder çıktığında ya da savunma oyuncuları yetersiz kaldığında sistem değişikliği gerekebiliyor.

Kanımca hoca biraz daha devam edebilirdi. İkinci yarıda, yıllar sonra ilk kez denenen 3-5-2'de orta saha organizasyonumuz çöktü. Pozisyon bulamamamızın başlıca nedeni bu. İyi oynayan takım, 2-0'lık dezavantaja rağmen her geçen dakika kendi güveni gelmeye başlayan takım Sneijder'e bir süre daha sabredebilirdi.
Daha riskli olsa da, 3-0 ile 4-0 arasında çok da fark göremiyorum. Fakat senin atacağın bir golün daha değerli olduğu sahada hücum devam etmemek negatif bir tercih olarak değerlendirilebilir. 2-0 olmuş bir maçta atıp yemek, pozisyon vermemekten daha evla değil midir?

Bu sezon muazzam bir ger dönüş oldu bizim için. İmparator da Avrupa arenasından oldukça uzak kalmıştı. Pasını attı bu sene. Takım da, her ne kadar bireysel olarak tecrübeli oyunculardan kurulu olsa da, deneyimsiz sayılır hala. Bu seviyede oynanan futbol gerçekten çok başka. Özellikle topsuz oyunda hissediyorsunuz bunu. Braga bile parıltıdan uzak kadrosuyla gösterebildi bunu. Galatasaray da gelişiyor. Her yıl buralarda olmalı. Her yıl gruptan çıkmalı. Bu sezon oynanan 6-7 üst düzey maç bu anlamda çok iyi oldu.

Galiptir bu yolda mağlup.

Son Gibi Gözüken Başlangıç

2012 - 2013 sezonu Şampiyonlar Ligi Çeyrek Final'inde Real Madrid', Galatasaray'la eşleşmeden önceki olası rakiplerine bir göz atarsak,

 Real Madrid - Juventus
 Real Madrid - Barcelona
 Real Madrid - Bayern Münih
 Real Madrid - Malaga
 Real Madrid - Dortmund
 Real Madrid - PSG

 Yukarıdaki eşleşmelerin hangisinde Real Madrid'in rakibi, Madrid'e karşı mutlak favoridir sizce ? Barcelona deseniz, son zamanlardaki Real - Barça eşleşmelerinden yola çıkarak kimin favori olduğunu görebilirsiniz. Bayern deseniz, Real'in ligde havlu atmasının sonucunda oluşan motivasyondan dolayı yine Real'i bir adım önde görmeniz gerekir. Juve, Malaga, Dortmund ve PSG'ye karşı mutlak favorinin Real olduğu da su götürmez bir gerçektir sanırım. İşte bu sebeplerden dünkü maçın doğal favorisi Madrid'di tabi ki, biz ise zoru ümit ettik aslanlardan.

 Benim gibi pollyanna taraftar olmanıza bile gerek yok. 2 yıl önce dibe vurmuş bir Galatasaray'dan bahsederken şu anda Avrupa'nın en büyük liginde son sekiz takımın arasına kalmış bir Galatasaray'dan bahsediyoruz. Hatırlarsınız, 96'dan itibaren Galatasaray bu seviyelere 4-5 senelik bir Şampiyonlar Ligi tecrübesinden sonra gelmişti ekip olarak. O anlata anlata bitiremediğimiz, 2001'deki Real maçı Galatasaray tarihinin en başarılı dönemine denk geliyor dikkat ederseniz.


 Dün maç özelinde de beni gelecek umutlandıran birçok konu vardı. Özellikle ilk yarıda hücumda çok iyi organize olan bir Galatasaray gördük, biraz becerikli ve şanslı olsaydık atacağımız bir golle rakibin dengesini bozabilirdik. İkinci yarıya 3-5-2 denemesiyle başladı Terim. Bu hamleyi ondan başka kimse yapmaya cesaret edemezdi tabi ki, defansif anlamda işe yarar bir sistem olarak gözükse de hücumda ne yazık ki ilk yarıdaki başarımızı ön plana çıkartamadık. Bir de hakemin Real Madrid isminin altında ezildiğini kanıtlarcasına verdiği kararlar eklenince mağlubiyet de kaçınılmaz oldu.

 Dün Madrid'de çatır çatır top oynadı Galatasaray, özellikle de ilk yarıda. 'Abi Ronaldo nasıl ezdi Eboue'yi, Semih'i, adamlar uçuyor resmen !' dediğimiz bir an olduğunu hatırlamıyorum ki tam bu nokta benim en sevindiğim noktadır. Bu seviyelerde tecrübe kazandıkça daha başarılı olacağız, çünkü yetenek olarak rakiple aramızda inanılmaz uçurumlar yok. Kadro derinliğini arttırırsak, örneğin dün kötü oynayan Sneijder'in yerine düşünmeksizin koyabileceğin bir oyuncun olduğu zaman performans daha da artacak.

 Uzun yıllar bu seviyelerde kalmak çok önemli, Şampiyonlar Ligi müziğini her sene Arena'da çınlattığımız sürece, elbet sonunda yarı finaller de göreceğiz, kupayı da kaldıracağız..

 Daha önce aynı liderle, adım adım o seviyelere ulaşmıştık. Şu an aynı lider çok şükür ki yine başımızda ve geçen yıl itibariyle aynı süreç yine başladı, önemli olan şartlar ne olursa olsun aynı yolda kararlılıkla yürümektir...

2 Nisan 2013 Salı

Türk Olmayan Takımları Yenmek

 Çok değil, sadece iki sezon önce bu zamanlar 'kümede kal Galatasaray' tezahuratlarıyla sarı kırmızılı takımın taraftarlarını kızdırmaya çalışan rakipler gördü bu gözler. İki sezon içerisinde devran döndü, kulübün kimyasına en çok uyan insan takımın direksyonuna geçti,  henüz ilk sezonunda takımı şampiyon yaptı, ikinci sezonunda da takımını Avrupa'nın en büyük turnuvasında son sekize soktu. Bunu sadece Terim başarabilirdi, o da gerekeni yaptı..

 Yarınki maçın tekniğinden, taktiğinden falan bahsetmeyeceğim, onu yapması gereken kişiler yapar zaten. Ancak bir haftadır hatta eşleşme belli olduğundan beri uluslararası basının ilgisinin farkındasınızdır umarım. Hadi İspanyol gazeteleri işin içinde Real Madrid var diye sürekli bizden bahsediyor diyelim, fakat Amerika'dan İngiltere'ye, Almanya'da İtalya'ya kadar neredeyse tüm futbol dünyası Galatasaray ile ilgili haberler yapıyor sürekli. Tabi ki bunun sebebi belli, Avrupa'da son sekiz takımdan biri ve en süprizi Galatasaray'dan bahsetmek kadar doğal bir şey yok..


 Tam bu noktada insanın aklına 96-2001 dönemi geliyor. 5 küsür yıl boyunca bu seviyede kalan Galatasaray'ın çehresi tamamiyle değiştirmişti önceki dönemlere göre. Nöşetel sonrasında oynanan yarı final ve sonraki süreç, Galatasaray'ı Avrupa'da en çok tanınan Türk markası haline getirmişti. Sonrasında gelen başarısızlıklar bile Galatasaray'ın Avrupa'daki imajını tamamen silememişti, hala Dünya'nın neresine giderseniz gidin, eğer ki futbolla ilgilenen biriyle karşılaşırsanız, nereli olduğunuzu söyledikten sonra size vereceği ilk tepki 'Galatasaray' olacaktır.

 Yarınki karşılaşma çok önemli. Kişisel olarak Galatasaray'ın uzun zaman sonra Şampiyonlar Ligi'ndeki ilk sezonunda bu noktaya gelmesini zaten çok büyük bir başarı olarak görüyorum. Tabi ki sahaya kazanmak için çıkacağız, Terim takımları için imkansız diye bir şey olmadığını hepimiz biliyoruz. Ancak Terim'in de dediği gibi, netice ne olursa olsun, peşinden koşmamız gereken şey 'sürdürülebilir başarı' olmalı. Uzun yıllar bu platformlarda kalmalıyız, Avrupa'sız geçen sezonumuz olmamalı.

 Kurucumuzun da dediği gibi, ilk hedefimiz 'Türk olmayan takımları yenmek !'

29 Mart 2013 Cuma

Konsantrasyon !

 2012-2013 sezonu başlarken, Galatasaray taraftarının beklentileri genel olarak belliydi aslında. Burak Yılmaz, Hamit Altıntop, Umut Bulut, Nordin Amrabat gibi transferlerden sonra ligde mutlak şampiyonluk parolası ile sezona başlayan sarı kırmızılıların Şampiyonlar Ligi'ndeki hedefi ise gruptan bir üst tura çıkmaktı. Devre arası transferlerine kadar bu başarıyı yakalayan Galatasaray'ın adı Spor Toto Süper Lig'in puan tablosunun da en tepesindeydi. Yani devre arası itibariyle hedeflere üç aşağı beş yukarı ulaşılmıştı.

 Ancak ne olduysa devre arası transfer sezonunda oldu, Galatasaray iki çok önemli transferle kadrosunu güçlendirdi. Bir yıl önce Şampiyonlar Ligi Finali'nde maviler içinde MVP seçilen Didier Drogba ile daha önce bu kupayı Mourinho liderliğinde kazanmış Wesley Sneijder, Galatasaray kadrosuna katıldı. Bu transferlerden sonra Avrupa beklentileri birden bire arttı, Top 16'da eşleşilen Schalke 04 beğenilmedi, Galatasaray'ın vurup geçmesi beklendi.


 Çok şükür ki Galatasaray, Schalke engelini aştı ve çeyrek finale geldi. Çeyrek finaldeki rakip ise Real Madrid oldu. Bence turnuvanın, bu kupaya en çok odaklanmış takımı ile karşılaşacak Galatasaray. Ligden beklentisi olmayan Mourinho'nun giderayak iç mihraklarına gücünü gösterme şansı Şampiyonlar Ligi kupasından geçiyor, bunu hepimiz biliyoruz..

 Hikaye aslında tam olarak da burda başlıyor. Milli maçların bitiminden itibaren herkes Real Madrid-Galatasaray eşleşmesinden, Ronaldo-Burak yarışından, Hamit'in olası golüne sevinip sevinmeyeceğinden, Ünal Aysal'ın CNN'e açıklamalarından bahsediyor..


 Atladığımız en önemli nokta, Cumartesi günü Türk Telekom Arena'da Galatasaray Futbol Takımı'nın çok önemli bir takıma, İstanbul Büyükşehir Belediyespor'a karşı bir maçı var. Ligin boyu kısaldıkça maçların öneminin ne kadar arttığını anladığımızı zannetmiyorum. Şu transferlerden, beklentilerden sonra şampiyonluğun kaçmasının yaratacağı sıkıntıları bir düşünün.. Şu an Real Madrid'e karşı oynama keyfini yaşarken, önümüzdeki sene bu turnuvada bile olamama tehlikesi mevcut ve biz bu tehlikenin farkında değiliz..

 Avrupa Arenası'nda sürdürülebilir başarı için önce Türkiye Ligi Şampiyonu olmamız gerekiyor. Şampiyonluğun anahtarı ise, böyle kritik maçları kazanmaktan geçiyor, bu da sağlam konsantrasyon gerektiriyor !

13 Mart 2013 Çarşamba

Maçtan 2 Gün Sonraki Dış Basın Analizlerini Özlemek

 Pavlov'un klasik koşullanmış köpekleri gibi, Zadok the Priest'i duyunca, Salı ve Çarşamba gelince, Star TV deyince (Gerçi bir DSmart gerçeği de var artık ne yazık ki) ve de Galatasaray deyince her Türk'ün aklına Şampiyonlar Ligi geliyor. Ve bu takım, isimler değişse bile çoğu zaman standart üstünde bir performans sergiliyor..

 Dün geceki Schalke maçının ilk yarısı bize Terim'in maça nasıl muhteşem hazırlandığını gösterdi. İlk maçtaki aynı oyuncuları kullanarak oynanan oyunu bu kadar değiştirmek tam bir sanat eseri oldu. Oyun içerisinde yapılan ve yapılmayan değişiklikler için ise aynı şeyi söylemek mümkün değildi açıkçası. 60. dakikaya kadar 'iyi oynayan takımı bozmama' kuralına sonuna kadar katıldığım Terim'in 60-90 arasındaki kararları çok yerinde bulduğumu söyleyemem. Ama Terim öyle sağlam hazırlanmış ki maça, turu aslında o hazırlığıyla bizlere getirmişti. İşte bu yüzdendir ki o jenerasyonda babamdan sonra en çok güvendiğim ve sevdiğim adamdır Fatih Terim..


 Birkaç isim inanılmaz öne çıktı maçta, Muslera bize hocasının 2000'de Parken'deki  performansından kesitler sundu, Semih bilinç kaybı yaşarken kademesine dönmeye çalıştı, Selçuk İnan, 90+5'de sadece kendinin attırabileceği bir gole imza atarak, dünya üzerinde her takımda (evet, Barça dahil) oynayabileceğini bir kez daha gösterdi, Hamit yine direği dövdü ama bu sefer devamında top içeri girdi, Burak Yılmaz ise Hollywood filmine benzer futbol kariyerine bir imza daha çaktı.

 96-2001 yılları arasında, benim jenerasyonumdakiler iyi bilirler. Şampiyonlar Ligi maçlarından bir gün sonra Türk Basını takip edilir, iki gün sonra ise Türk Basını üzerinden dış basının Galatasaray ile ilgili yazdıkları okunurdu. Günümüzde ise sosyal medya sayesinde bu romantizmi yaşayamıyoruz ne yazık ki. Bu ufak değişiklik haricinde her şey aynı, yine bir Avrupa Kupası maçı ertesi, yine sokakta yüzlerce insanda sarı kırmızı formalar, gazetelerde yine 'Fatih'in Aslanları' başlıkları ve yine benim mutluluğumun rengi sarı kırmızı, adı da Galatasaray..

8 Mart 2013 Cuma

Kaybedilen Üç Puandan Çok Daha Fazlası !


 Bir futbolcu düşünün, bir buçuk senedir takımı sırtında taşımış, hem oyunuyla, hem beyefendiliğiyle tam bir Galatasaray kaptanı gibi hareket etmiş, herkes tarafından saygı gören bir lider haline gelmiş. Bu futbolcunun yanına uluslararası platformda çok daha büyük isimler gelmiş, ancak bu durum diğer oyuncunun değerinden bir şey götürmemiş pek tabi ki.

 Bu büyük isimlerden bir tanesi geçen hafta son dakikada kazanılan serbest vuruş için topu eline aldı ve topu takımı sürekli sırtlayan oyuncuya bırakmadı. Aynı durum bu gece son anlarına 1-0 girilen maçta kazanılan penaltıda yaşandı. Üstüne üstlük o penaltı da ne yazık ki kaçtı..


 Olayı somutlaştıralım artık, neden bahsettiğimi zaten biliyorsunuz..

 Şampiyonlar Ligi'nde Top 16'da oynayan bir takım düşünün ki, penaltıcısı sahadayken o penaltıyı ona attırmıyor. Çünkü Drogba topu eline almış, ben atacağım demiş. Belki Çin'de bunları çok rahat yapıyordu ancak buranın Galatasaray olduğunu ona kimse anlatmamış, ironiktir ki kenardaki Ümit Davala yada Hasan Şaş da Drogba'ya 'Kardeş çok büyük topçusun ama, bu takımın penaltıcısı Selçuk'tur, şimdi o topu ona bırak' dememiş..

 Daha fazla yazmak isterdim ama gerçekten çok sinirliyim, Terim takımlarında olmaması gereken şeyler olmaya başladığı için.

 O penaltı kaçacaksa Selçuk İnan kaçırmalıydı, Drogba değil..