Frank Rijkaard etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Frank Rijkaard etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ekim 2010 Çarşamba

Nasıl Bu Kadar Neşeliler?


Yas gününü yaşadı Galatasaray geçtiğimiz cuma günü. Akşamki Karabük maçına hazırlanırken 'takım', kötü bir haber geldi Hollanda'dan, o 'takım'ın en tepesindekine. Öğle saatlerinde ajanslara da düştü bu haber, Rijkaard'ın babası vefat etmişti. Hani o ruhsuz Rijkaard'ın, takım zerre umrunda olmayan Rijkaard'ın, hocalıktan haberi olmayan, hatta adam bile olamayan Rijkaard'ın babası kilometrelerce uzakta yummuştu hayata gözlerini. Hani derler ya yaşamayan bilemez acısını diye, evet ben yaşamadım ama o an ilk defa içimde hissettim o koca adamın acısını, sessiz haykırışını. Susabildim sadece, oturakaldım öylece. Ne günlerdir beklediğim maç kaldı aklımda, ne futbol, ne başka bir şey. Ölümün soğukluğu sardı, hayatımda hiç görmediğim hiç tanımadığım bir adamın ardından bir damla yaş aktı gözümden. Sonra Frank geldi aklıma, acısını canlandıramadım bile zihnimde. Ben bile o haldeyken kim bilir nasıl bir acı yaşıyordu içinde. Ben unutmuşken bir an akşamki maçı, heralde onun için de en önemli şey değildi lanet olası Karabük maçı. Fakat onun için öyle değildi demek ki ve onun için akşamki 2 saat her şeyin unutulması gereken bir 2 saatti. O karaktersiz, o ruhsuz adam gitmedi babasına o gün, aslanlar gibi durdu takımının başında. O gün sahada kaybetti belki Galatasaray ama esas kaybettiği yer çok farklıydı. Belki de hep bildiğimiz ama içimizden sürekli inkar ettiğimiz gerçek yüzümüze çarptı tokat gibi. İlk defa utandım Galatasaraylılığımdan, ilk defa utandım o adamlardan, o adamların insanlığından. Nasıl başlamıştık yazıya, yas günüydü dimi... Yazıklar olsun...

http://www.ligtv.com.tr/VideoHaber/?r=1&hid=79585

2 Eylül 2010 Perşembe

Galatasaray'daki Tek Sorun, Kadro Yetersizliği mi ?

Galatasaray teknik direktörü Frank Rijkaard, geçen sezonun son maçından sonra ve bu sezon Avrupa Ligi'nden elenişten sonra, kadro yetersizliğinden bahsetmişti. 2 Eylül 2010 tarihli Fanatik Gazetesi'ndeki yazısında birkaç tabloya yer veren Hakan Can, uzun süredir planlanan yazımı erkene almam konusunda bana ilham verdi. Rijkaard'ın Galatasaray'daki başarısızlıklarından sadece geçen yıl Atletico Madrid'e Avrupa Ligi'nde boyun eğilmesine bir şey söylenemez. Bunun dışındaki tüm başarısızlıklar (TSL 3.'lüğü, Türkiye Kupası'ndan eleniş, bu yıl Avrupa Ligi'nden eleniş. ) sadece kadro yetersizliğine bağlanabilir mi, gelin birlikte bakalım ...



İlk olarak en son başarısızlıktan başlayalım isterseniz. Galatasaray'ın Avrupa Ligi'nde gruplara dahi kalamaması, gerçekten kabul edilemez bir durum. 19.5 milyon avroluk bir takım olan, Ukrayna gibi bir ülkede dahi 6. en değerli takım olan Karpaty'ye elenmek, sadece kadro yetersizliğiyle açıklanabilecek bir durum değildir. Özellikle deplasmanda oynanan maçta oynana silik futbol, Galatasaray'ın en kötü zamanında bile göstermeyeceği bir performanstı. Maçtan sonraki basın toplantısında kadro yetersizliğinden dem vuran Rijkaard'a, eğer ben soru soran bir gazeteci olsaydım, şu soruyu yöneltmeyi çok isterdim:


' Eğer kadroyu yetersiz buluyorsanız Sayın Rijkaard, bugün sizi Avrupa dışına iten Karpaty takımından hangi oyuncuyu alıp, bugün oynayan herhangi bir oyuncunun yerine koyardınız ? Yani sizinki değil de, Karpaty'nin kadrosu mu yeterli ?



Geçen yılki lig başarısızlığına baktığımızda da benzer bir tablo ortaya çıkıyor. Öncelikle, alternatifleriyle beraber Galatasaray kadrosuna bir göz gezdirelim;

Leo Franco ( Aykut )
Sabri (Uğur) - Servet (Gökhan Zan) - Neill (E.Güngör) - H.Balta (Caner)
Keita (Gio) - Elano (Ayhan) - M.Topal (M. Sarp) - Arda (Barış) - Kewell (E.Çolak)
Baros (Jo)

Bu oyuncuların yanında rotasyonda kullanılan Aydın, E.Aşık, Ufuk gibi oyuncular da vardı. Yaklaşık 140 milyon avro'luk bir kadroyla mücadele etti Galatasaray 2009 - 2010 sezonunda. Şampiyon olan Bursaspor'un, Galatasaray'a göre kadrosu daha mu güçlüydü sizce ? 40 milyon avroluk bir kadroyla, bedelsiz yapılan yabancı transferleriyle, kariyerleri büyük takımlarda tutunamamışlığı simgeleyen yerli oyuncularla şampiyonluğa ulaştı Bursaspor. Ve 2 senede transfere harcadığı toplam rakam, Galatasaray'ın 9'da biri kadarını teşkil ediyor..



Bir diğer ilginç veri de, Hakan Can'ın dikkat çektiği tablodan geliyor. Geçen sezon ilk 6 haftayı galibiyetle kapatan Rijkaard'ın ekibinin, ilk puan kaybından sonraki gelişimine bakınca, bu yılın ilk üç haftasını da göz önünde bulundurduğumuzda, genel sıralamada 6. sırayı alabiliyor Galatasaray. Üzerinde, Bursaspor, Beşiktaş, Fenerbahçe, İBB ve Trabzonspor var. Bunların arasından, bu tabloda Galatasaray'a 7 puan fark atan İBB'yi ele almak istiyorum.



Alman web sitesi transfarmarkt.de'ye göre bu yılki toplam değeri 24 milyon avro olan bir ekip İstanbul Büyükşehir Belediye ekibi. Türk ekiplerinin değerleri sıralamasında 13. sırada yer alıyor. Ve değeri, Galatasaray'ın 5'te biri kadar. Rijkaard'ın ligdeki başarısızlığı kadro yetersizliğine bağlamasına en çok karşı çıktığım nokta da bu. Yıllardır 2. liglerde top koşturan oyuncuları transfer ederek kendi ekibinin kendi gelişimini sağlamaya çalışan Abdullah Avcı'nın ekibi, TSL için yeterli, ancak Rijkaard'ın ekibi TSL için yetersiz (mi yani ?)..

Galatasaray'ın son zamanlardaki başarısızlığının bedelini sadece Rijkaard'a bağlamank büyük bir haksızlık olur. Daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi, transferleri geç yapan, her yıl revizyona gitmeyi tercih eden, sürekli kaos yaratan bir yönetimle başarıya ulaşmak, pek tabi ki çok zor büyük hoca için. Ancak katılmadığım demeci, Galatasaray'daki tek problemin, kadro yetersizliği olduğudur..

23 Ağustos 2010 Pazartesi

Sonun Başlangıcı



Geçen sezonun sonunda neredeyse tarihinde bir ilke imza atmak üzereydi Galatasaray. Eğer ki, ligi 4. sırada bitrmeyi başarabilseydi(!) 51 yıllık lig tarihinde ilk defa üst üste 2 sezonu ilk 3'e giremeden tamamlayacaktı. Takımın kanayan yaraları ta geçen sezonun ortalarında çok açık bir şekilde belliydi. Güven vermeyen bir kaleci, defansta saatli bir bomba, alternatifi olmadığı için kendisini asla geliştirmeyi düşünmeyen bir sol bek ve evlere şenlik bir orta saha.

5. resmi maçına çıktı Galatasaray dün, hem de son şampiyona karşı ve sahaya çıkan 11'le oynayabileceği en iyi topu oynadı ilk yarı.. Bundan bir gram fazlası olamaz çünkü, Galtasaray'ın dünkü kadro kalitesi dün oynadığı futbolun bir adım daha fazlasını oy-na-ya-maz. Mustafa Sarp, Barış ve Ayhan. geçen sezonun sonunda bu 3 oyuncunun da Galatasaray futbol takımının orta sahasında oynayacak kaliteden çok çok uzakta oldukları herkes tarafından biliniyordu.. Mustafa Sarp sorumluluk almaktan uzak, sürekli kaçak güreşen futboluyla ve yıllardır Anadolu takımlarında oynamaktan kaynaklanan yaptığı acemiliklerle, Barış 2 metre önündeki adama pas veremeyen futbol tekniği ve zekasıyla asla bu takımın değişmez adamları olamazdı. Ayhan'ın durumu ise biraz daha farklı. Yıllardır Galatasaray orta sahasını toparlayan isimdi Ayhan, çok büyük katkıları da oldu. Ama özellikle geçen sene de görüldü ki, ilerlemiş yaşı yüzünden artık o da eskisi gibi hücuma destek veremiyor ve risk almaktan uzak, aldığı topları en yakındakine veren bir anlayış içinde mücadele ediyordu. Hal böyleyken, Galatasaray ligin 2. haftasında son şampiyona karşı oynadığı maça, bu orta saha üçlüsü ile çıkıyorsa bunun içinde çok farklı hesaplar döndüğünü düşünmek gerekir.

Adnan Polat maç sonrası locadaki masaları tekmelemiş. Daha çok tekmeler bu kafayla giderse. Şimdi çıkıp büyük ihtimalle yine, Aslantepe'den, Riva Projesi'nden, 2012 kriterlerinden falan bahsedecektir. Bunların hepsi güzel, ama unutmamalıdr ki bunları yaparken Galatasaray futbol takımını geri plana atma gibi bir lüksü asla yok. 1 senedir her şey ortadayken, hala bu takıma adam gibi bir orta saha alınmamışsa bunda kendisinden başka hiç kimse suçlu değildir. Tribünler hala Adnan Sezgin'e küfür ediyor, en kolay yol ona sövmek çünkü. Ama unuttukları bir şey var ki, Adnan Sezgin bu kulübün maaşlı bir çalışanı. Kendisine verilen direktifler ve bütçe doğrultusunda işini yapmaya çalışan bir adam, madem ki onda bir sorun var bu işte asıl sorumlu olan ona o işi veren ve hala o görevde tutan başkandır. Bunun yanında, trübünlerin herkese sırayla saydırıp, Adnan Polat'ın ismini asla ağzına almaması da çok manidar.



Galatasaray yavaş yavaş eriyor, uzun zamandır bu takım bu kadar aciz, bu kadar çaresiz bir konuma düşmemişti, futbolcular yeteneksiz, kaptan dediğin Arda sanki hiç bir şey umrunda değilmiş gibi top oynuyor, üzerindeki isteksizlik o kadar belli ki, sahada bir şeyler yapmaya çalışan adamlar Neill, Baros ve neredeyse gönderilmek üzere olan Kewell yani 3 yabancı, diğerleri de futbola yabancı zaten ve en kötüsü artık taraftarda bir alışmışlık, bir kabullenme var, yenilgiye alışmışlık, yenilgiyi kabullenme. Eskiden bir mağlubiyette karalar bağlayan, bir kaç gün etkisinden kurtulamayan taraftar artık maç bitiminde kısa bir sürede normal haline dönebiliyor. Galatasaray taraftarı uzun yıllardır böyle bir psikoloji içinde olmamıştı. Hal böyleyken bu durumun en büyük sorumlularından 2. başkan hala çıkıp herkesi aptal yerine koyarak "henüz 2. hafta, daha çok erken" diyebiliyor. Evet doğru henüz 2. hafta, ama anlayamadığı şey bütün bu anlatılanların sadece kaybedilen 2 maçtan ibaret olmadığı. Keşke yalnızca 2 maç kaybedildiği için yapsaydık bu eleştirileri, her şey o kadar basit olsaydı. Sanki bazı güçler Galatasaray'ı çökertmek için planlı bir faaliyete başlamışlar da, elleri yönetime, takımın içine bile uzanıyor gibi, yoksa şu andaki duruma mantıklı bir açıklama getirmek çok zor. Yaklaşık 1 ay önce, İstanbul'da oynanan OFK Belgrad maçından sonra da yazmıştım, Galatasaray'ın kötü yolda olduğunu, aradan 1 ay geçti, bırakın ilerlemeyi, şu anda bulunduğu durum çok daha içler acısı.

Gelelim bu işlerde en az suçu olan adama, Frank Rijkaard'a. Geçen sene sonunda kadro kalitesizliğinden bahsetmişti Hollandalı teknik adam, aradan geçen bunca aya rağmen bırakın isteklerini yerine getirip kadroyu kaliteleştirmeyi, o kısır kaliteyi yaratan en önemli adamlardan Keita da satıldı( hatalı demiyorum, bu satışı anlayabilirim ancak yerine en az onun kadar iyi biri gelene kadar, sakat Pino değil). Şu anda, geçen sene açık bir dille eleştirdiği Servet Çetin'e, kendi isteği dahilinde yapılmayan 2. sınıf Türk oyuncu transferlerine, tecrübesiz bir kaleciye ve toplasanız bir adam etmeyecek bir orta sahaya mahkum bırakılmış bir şekilde takımı yönetmeye çalışıyor. Şu anda ne düşündüğünü bilemeyiz, "paramı alır, yatarım" havasında mı, yoksa her türlü olumsuzluğa rağmen bir şeyler yapmaya çalışıyor mu bilmiyoruz ama hangisi olursa olsun şu anda en eleştirilmeyecek pozisyonda olan o.

Takımın şu an içinde bulunduğu durumu en iyi bilenler o atmosferi önceden yaşamış eski oyunculardır. Onların en önemlilerinden biri Hasan Şaş dün çok önemli bir söz söyledi. Frank Rijkaard'ın, oyuncular ve bazı medya mensupları tarafından, Fatih Terim'i başa getirmek için kuyusunun kazıldığını söyledi. Bunu söyleyenin yıllarca Galatasaray'da oynamış ve futbolcudan da öte kulübün en kötü anında cebinden oyunculara destek sağlamış birisi olduğunu düşünürsek, söyledikleri "hadi be sende" denecek cinsten basit bir olay değil. Sırf bu sözlerin üstüne bile, yönetimin acil olarak bu duruma el atması ve gerçekten böyle bir "ihanet" varsa, sorumluları kimse hesabı derhal kesmesi gerekir. Tabi bunları yönetimin işin içinde olmadığını hesaba katarak söylüyorum..

Florya'nın 5 kapısı var demişti Polat zamanında. Şu anda bu kapıların hepsi de dikenli yollarla örtülü. Transfer döneminin bitmesine 1 hafta varken, bundan sonra yaşanacak olaylar, sırasıyla önce yönetim tarafından sorumluluğun üzerlerinden atılması için 1-2 transfer olacaktır.. Ondan sonra, taraftara umut tacirliği yapan açıklamalarla devam edecektir.. Ama asıl önemlisi, her şeyden önce Galatasaray'ın başındaki bu zihniyetin bir an önce toparlanıp kendine gelmesi. Bunun için de Polat'ın bu dikenli yollardan en doğrusunu bulup, kapının ucundaki ışığa ulaşması gerekli. Yoksa taraftarın gözünde yarattığı efsane başkan modeli yavaş yavaş yok olmaya başlıyor.

16 Ağustos 2010 Pazartesi

Galatasaray&kalite sorunsalı

2009 - 2010 sezonu başında, Galatasaray'da önce, dokunulmaz ilan edilen, uğruna sabır yeminleri edilen Frank Rijkaard'ın takımın başına geçmesi, ardından Keita ve Elano başta olmak üzere yapılan ''kaliteli'' transferler taraflı tarafsız herkesin gözünü boyamıştı. Pek çoklarına göre Galatasaray tarihin en ''kaliteli'' kadrosunu kurmuştu. Hele ki devre arasında yapılan takviyelerden sonra takım artık kusursuzdu. UEFA Avrupa Ligi'ni kazanmamak için hiç bir neden yoktu, lig ve kupaysa zaten çantada keklikti.


Böyle ümitlerle girilen bir sezondan sonra bir de lige yapılan müthiş başlangıç iştahları iyice kabartmış ve hedefimiz Avrupa'da başarı nidaları bu kez daha yüksek sesle atılmaya başlanmıştı. Fakat mayıs ayına gelindiğinde ortada çok farklı bir tablo vardı. Avrupa'dan, daha sonraları kupayı kazanacak olan Atletico Madrid'e eleniliyor, çantada keklik görülen kupaya erken veda ediliyor, ligdeyse ancak 3. olunabiliyordu. Sezonun bitimine 1 hafta kala, Galatasaray adına tablo şekillenmişken oynanan, Antalyaspor maçı sonrasında başarısızlığı kalite sorununa bağlıyordu Rijkaard.


Sezon başında tarihin en kaliteli kadrosu olarak lanse edilen, devre arası takviyelerle daha da güçlenen takımın sorunu nasıl olur da kalite eksikliği olabilirdi, günlerce tartışıldı bu sözler, futbol uleması abilerimiz yerden yere vurdular Rijkaard'ı. Ne de olsa Baros'uyla, Kewell'ıyla, Elano'suyla, Keita'sıyla, Arda'sıyla müthiş kaliteli bir takımdı Galatasaray. Buna rağmen diyordu ki Rijkaard bu takımdaki sorun takım kalitesi. Aslında, diyordu ki adam, arkadaş, Baros sakatlanıyor, Kewell sakatlanıyor, yerine koyacak oyuncum yok, Arda'nın mutsuzluğu her halinden belli, belki bir dinlenme süreci ona iyi gelecek, ama onun yerini dolduracak oyuncum yok, Elano tam kapasite oynamıyor ama onun boşluğunu dolduracak oyuncum yok, en önemlisi orta alanda oyunu enine boyuna kaliteli kullanacak 3 oyuncuya ihtiyacım var, elimdeki kapasitesi sınırlı Barış'la, Mustafa'yla, artık bitmiş, okeye dönen Ayhan'la olmuyor bu iş.

2009 - 2010 sezonu artık sona eriyor ve gözler gelecek sezona yöneliyordu. Rijkaard teşhisi koymuş, tedavi için de reçeteyi yazmıştı, iki orta saha oyuncusu alınacak, bir de yedek santrfor şarttı takıma. O günden bugüne neredeyse 3 aylık bir süre geçti, lig başladı, Avrupa'da maçlar oynanmaya başladı. Yedek kulübesine yapılan transferler dışında, istediği isimlerden, elde, Cana dışında tek bir oyuncusu dahi olmayan Rijkaard sisteminden vazgeçmemek uğruna yine Mustafa Sarp'ta, Ayhan'da aradı çareyi fakat ne mümkün böyle çözüm.

Keita gitmiş, yerine ne vereceği belli olmayan Pino gelmiş, Elano'nun durumu halen belirsiz, transferde hala tık yok... İş bu tek sorumlu Rijkaard, öyle mi...

Bunca negatif şeyin içinde, hiç mi umut ışığı yok peki? Şu anda görüntü öyle bir hal aldı ki, sanki lig bitmiş, lige havlu atılmış. Oysa ki, durum bence çok farklı. Kimine göre polyannacılık, kimine göre romantizm ama bu takımın tek sorunu kalite eksikliği. Bunun da tek çözümü geç de olsa transfer. Ve yerinde yapılacak hamleler, Arda'nın yükünün azaltılması, orta sahanın yaratıcılığının artması, Rijkaard'ın istediği oyunu oynayabilecek kapasitedeki takviyelerle bu karanlık tablonun aydınlığa çıkmaması için hiç bir neden yok. Bundan sonra söz artık yönetimde. Eğer gecikmiş de olsalar doğru hamleler yapılırsa kaybedilmiş hiç bir şey yok. Nasıl İspanya'nın İsviçre'ye karşı aldığı mağlubiyet onları zafere taşıdıysa, bu maç da Galatasaray için önemli bir ders olabilir.

Bu takım için tek çözüm var, Rijkaard'ın 3 ay önce söylediği gibi, takımın kalitesi ar-ta-cak.