Beşiktaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Beşiktaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Şubat 2013 Cumartesi

Fedadan Beklentiler

 Sezon başında 'feda' parolasıyla yola çıkan Beşiktaş Futbol Takımı, devre arasına kadar tahmin edilenin üzerinde puan toplayınca taraftardan 'şampiyonluk' sesleri yükselmeye başlamıştı. Sezon başında bu söyleme neredeyse hiçbir Beşiktaşlı itibar etmezken, puan sıralaması hem taraftarı hem de futbolcuları bir beklenti içerisine soktu.

 16 Şubat Beşiktaş - Gaziantepspor maçında, Antep'in 90. dakikada maçı 1-1'e getiren golünden sonra taraftarlar önce kaleci McGregor'ı daha sonra da teknik direktör Samet Aybaba'yı protesto etmeye başladılar. Buradaki enteresan durum, birden bire çoğalan beklentilerin aslında büyük bir yanılsama olduğunun ortaya çıktığmasıydı.

 Bir gün önce ezeli rakibi ve ligde kendisinin önünde bulunan Galatasaray'da maç içinde işler iyi gitmediğinde kenardan Drogba ve Amrabat gelirken bugün Beşiktaş'ta kenardan oyuna katkı yapabilecek oyuncu bulabilmek neredeyse imkansız. Olaya bir de şu açıdan bakalım, Fenerbahçe'de düzenli olarak oynamayan ama rotasyonda kullanılan Krasiç, Stoch, Sezer, Selçuk Şahin, Semih, Mert, Mehmet Topuz gibi isimlerin kaçı Beşiktaş'ın direkt ilk 11 oyuncusu olur sizce ?


 
 Yukarıdaki sebepler, Samet Aybaba'yı nispeten az kusurlu kılabilir. Ancak 'feda' diye adlandırdığı sezonda, hala ilk onbirde sürekli oynayan oyuncuların çoğunluğunun 25 yaş üstünde olması, kalede ekstra hiçbir şey yapmayan McGregor'ın Cenk'e tercih edilmesi, sezon başından beri Muhammet Demirci'nin neredeyse hiç şans bulamaması gibi durumlar da Samet Aybaba'nın kendini inkar ettiğini gösteriyor. Cenk, 'feda' sezonunda forma bulmazsa hangi sezonda forma şansı bulacak, gerçekten de bilinmez.

 Beşiktaş'ın sezon başındaki 'feda' sloganı aslında gayet mantıklıydı, bir önceki başkan kulübü çiftliğe çevirmişti ve maddi sorunlar çok ciddiydi. Bu sebeplerden de Beşiktaş kendi gençlerine yönelmek zorundaydı. Ancak bu noktadan sonra yapılan McGregor, Escude, Niang transferleri, 'feda'nın aslında sadece bir slogandan ibaret olduğunu gösterdi..

23 Mayıs 2012 Çarşamba

2 Resim Arasında Bulunamayan 7 Fark

 7 Ekim 2008..

***

Beşiktaş'ta yaklaşık 1.5 yıl süren Ertuğrul Sağlam dönemi sona erdi.

39 yaşındaki teknik adam, Nevzat Demir tesislerinde düzenlediği basın toplantısında görevinden istifa ettiğini açıkladı.

Kulüp yönetimine tepki gösteren Sağlam, "yüzüme karşı destek veriyoruz diyenlerin, ben görevde olduğum halde başka teknik adamlarla görüşmesini hazmedemiyorum. Şimdi istedikleri ile rahat rahat görüşebilirler. Türk teknik adamların saygınlığını korumak adına istifa ediyorum" dedi.

Siyah-beyazlı takım Turkcell Süper Lig'de oynadığı ilk altı maçta yenilgi almadı ve 14 puanla üçüncü sırada, ancak UEFA Kupası birinci tur rövanşında Metalist Kharkiv'e 4-1 yenilerek gruplara kalamadı.

Sağlam, Beşiktaş futbol takımının başındaki görev süresini değerlendirdiği toplantıda, istifasını şu cümlelerle duyurdu:

"Bugün Beşiktaş'ta kalırsam, şampiyon olacağına kesinlikle inandığım bir teknik direktör olarak şu anda karşınızdayım. Ama Beşiktaş'ın yetiştirdiği bir isim olarak, Türk antrenörlüğünün bir temsilcisi olarak, son günlerde bana yapılanları içime sindiremiyorum.

"Bize bu yapılanları kesinlikle hak etmediğimizi düşünüyorum. Ben görevdeyken başka bir isimle görüşülmesi bir tarafa, bazı medya mensupları ve kuruluşları üzerinden de bir yıpratma kampanyasıyla da maalesef karşı karşıya kaldık.

"Türkiye'de yerli hoca ile yabancı hocaya yapılan çifte standardın ortadan kaldırılmasını istiyorum. Kendime olan saygım, Beşiktaş'a olan sevgim, Türk antrenörlüğünün de saygınlığı için istifa ediyorum."

Görev süresi içinde 15 genç oyuncuyu A takıma kazandırdığı söyleyen Sağlam, Şampiyonlar Ligi'nde Beşiktaş'ın başında gruplarda mücadele eden ilk Türk teknik adam olduğunu vurguladı.

Geçtiğimiz sezon sakatlıklar, hakem hataları ve kendi hataları yüzünden şampiyonluğu kaçırdıklarını belirten Sağlam, en büyük üzüntüsünün kendilerine her zaman destek veren taraftara lig şampiyonluğu sevinci yaşatamamak olduğunu söyledi.

Sağlam, UEFA Kupası'nda Metalist Kharkiv'e elenmelerinin hiç hesapta olmadığını dile getirdi ve rövanş maçından sonra sarfettiği "hayat devam ediyor" cümlesinin yanlış yorumlandığını söyledi.

Ertuğrul Sağlam, futbolculuk ve teknik direktörlük döneminde daima Beşiktaş'a yakışır şekilde davrandığını belirtti.

Geldiği günden bu yana bazı kişiler tarafından sürekli yıpratıldığını söyleyen Sağlam, "inanın bunun nedenini hala anlamış değilim" dedi.

Toplantının sonunda sorulara cevap vermek istemediğini söyleyen Sağlam, sözlerini şöyle tamamladı:

"Beşiktaş'ın başarıya ulaşması en büyük dileğim. Bana ve benden önceki teknik direktörlere yapılanın yeni teknik direktöre yapılmasını istemiyorum.

"Taraftarlarımız geldiğim günden bu yana bana destek verdi. 'Adam gibi adam Ertuğrul Sağlam' dediler. Görevime adam gibi başladım, adam gibi devam ettim ve adam gibi bitiriyorum."



***

21 Mayıs 2012 ...

***

 Beşiktaş’taki görevinden ayrılan Teknik Direktör Tayfur Havutçu, "1997 yılından beri hem futbolcu, hem teknik adam olarak görev yaptığım kulübümdeki görevimden 20 Mayıs itibariyle istifa etmiş bulunuyorum" dedi.
Tayfur Havutçu, BJK Nevzat Demir Tesisleri’nde düzenlediği basın toplantısında, 15 yıldır hem futbolcu, hem teknik adam olarak sayısız başarıların içinde yer aldığını ifade ederek, "Beşiktaşımız’ı her zaman gururla temsil ettim ve bunun getirdiği ağır sorumluluğu yüklendim. Dürüst, eğilip bükülmeyen, hak gözeten bir kaptan ve teknik adam olarak Beşiktaşlı duruşunu sergilemek için, bu camiaya layık bir insan olmak için elimden gelenin en iyisini yapmaya çalıştım" diye konuştu.
'
Yanıt bile veremedim'
"Beşiktaş uğruna hürriyetimden mahrum, ailemden ve kulübümden ayrı kaldığım 5 aylık dönemde de beni hep camiamızın desteği ayakta tuttu" diyen Havutçu, şöyle devam etti:
"Beşiktaşlılık duruşundan hiçbir şekilde vazgeçmedim. Futbol genel direktörlüğü görevine getirildikten sonra, sahadaki teknik direktöre karışmak gibi hiçbir şekilde yapmadığım şeylerden ötürü hakkımda çıkan haberlere, kulübümün menfaatini gözeterek yanıt bile vermedim. Aksine yönetim değişikliği sürecinden ve artık ne yazık ki herkesin bildiği mali sıkıntılardan, teknik direktör ve futbolcuların en az şekilde etkilenmesi için canla başla, çoğu zaman da tek başıma mücadele ettim."

'Bazı yöneticiler yok saydı'
Havutçu, takımın arka arkaya maçlar kaybettiği bir dönemde yeni başkan Fikret Orman’ın samimiyetine güvenerek çok zorlu bir görevi kabul ettiğini kaydederek, "Beşiktaşımız’ı daha iyi yerlere getirmek konusunda kendisinin heyecanını hâlâ paylaştığımı da özellikle belirtmek isterim" dedi. Bazı Beşiktaşlı yöneticileri eleştiren Havutçu, "Ne yazık ki 1,5 yıllık sözleşmemin yapıldığı günden itibaren bazı yöneticiler, görev başındaki teknik adamı adeta yok sayarak arayışlara giriştiler ve bunun basına yansımasından da gocunmadılar" diye konuştu.

'Onların Beşiktaşlılık duruşuna inanmıyorum'
Başkan Fikret Orman ile dün görüştüğünü belirten Havutçu, şöyle devam etti:
"Dün itibariyle Beşiktaşlı duruşuna inanmadığım bazı yöneticilerle birlikte çalışma şansımız olmayacağını başkanımız Sayın Orman’a bildirdim ve görevden affımı istedim. Kendisinin bana gösterdiği güven için tekrar teşekkür ediyorum. Görevi devralacak ekibe de şimdiden başarılar diliyorum."

Süper Final maçları
Havutçu, takımın başında bulunduğu Süper Final maçlarına da değinerek, bu konuda şunları söyledi:
"Süper Final’de ilk 3 maçımızı kaybettik, son 3 maçta 1 galibiyet, 2 beraberlik aldık. Galatasaray’a karşı oynadığımız ilk maç dışında, kaybettiğimiz ve berabere kaldığımız toplam 4 maçta en az rakiplerimiz kadar galibiyete yakındık. Beşiktaş’ın adının geçtiği her yerde, Beşiktaş’ın sahada olduğu her maçta nasıl oynanması gerektiğini gösterdik ve oyuncularım son dakikaya kadar mücadele eden Beşiktaş’ı yeniden canlandırdılar. Sonucun iyi olduğunu ne yazık ki söylemem ama bu kadar zor bir dönemde, kendilerinden istediklerimi büyük bir profesyonellikle yerine getiren oyuncularımı bir kez daha tebrik ediyorum."
Tayfur Havutçu, Süper Final maçları oynanırken yaşadığı hayal kırıklığını ise şöyle açıkladı:
"Süper Final maçları oynanırken, bazı yöneticilerimizin takıma maddi ve mânevi destek vermek yerine, zamanlarını basına demeç vermek için konuşmalar hazırlamakla geçirmelerini görmek, benim için büyük bir hayal kırıklığıydı. Biz kendilerine, Beşiktaş’ta tüm futbol takımlarının durumunu en iyi şekilde aktarmaya, yeni görevlerine mümkün olduğunca ayrıntılı ve gerçek bilgiyle başlamalarını sağlamaya, destek olmaya çalışırken ne yazık ki aynı kişiler daha maçlar oynanırken başka arayışlar içindeydiler."

Dava yüzünden söyleyemedikleri
Siyah-beyazlı taraftarların zaman zaman kendisinden daha fazla açıklamalar beklediğini ifade eden Havutçu, şunları kaydetti:
"Taraftarımızın geçmişte bazı zamanlarda benden, daha fazla konuşmamamı ve açıklama yapmamı beklediğini biliyorum. Ancak benim için doğru olan Beşiktaşlılık duruşuna asla uymayan bu davranışları ön plana çıkarmak değil, takımın başarısı için sahada çalışmaktır. Zaten ben önce işimi yapıp sonra gerekirse konuşmayı tercih eden bir insanım. Sahada sonuç alınmadan verilen beyanatlara hiçbir zaman inanmadım. Konuşmak için de doğru zaman gelene kadar susmayı tercih ettim. Dava süreci nedeniyle taraftarımıza bilgi veremediğim (Dava sürdüğü için de hâlâ açıklama yapmayacağım) konular olduğunun da özellikle bilinmesini isterim."

'Futbolcuları takım arkadaşım olarak görüyorum'
Havutçu, bu geçiş döneminde devamlılığı sağlamak için uğraştığını belirterek, "Bana güvenen oyuncu arkadaşlarıma bir kez daha teşekkür ediyorum. Onların birçoğunun Beşiktaş’a gelmesi kararında payım oldu ve geldikleri günden bu yana hepsiyle birlikte çalıştım. Hepsini ayrı ayrı kendi takım arkadaşım olarak görüyorum. Süper Final maçlarıyla birlikte hepsinin Beşiktaşlılıklarını bir kez daha gösterdiklerini düşünüyor ve camiamıza daha uzun yıllar faydalı olacaklarına inanıyorum" ifadelerini kullandı.

'Beşiktaşlılık kalıcıdır'
Taraftarlara da seslenen Havutçu, "Bana Beşiktaş’ın çocuğu payesini veren taraftarımıza bir kez daha teşekkür ediyorum. En zor zamanımda her an yanımda oldular, desteklerini esirgemediler. Ben de attığım her adımda bu sevgiye layık olmaya çalıştım. Görevler değişebilir, Beşiktaşlılık kalıcıdır" diye konuştu. Bir soru üzerine Başkan Orman’ın kendisine başka bir görev teklif ettiğini belirten Havutçu, "Başkanımıza teşekkür ediyorum. Kulüp içinde bana başka bir görev teklif etti. Ama ben bir yola çıktım. Teknik direktör olarak yola devam etmek istiyorum. Önce dinlenip, sonra gelen teklifleri değerlendireceğim" dedi.
Süper Final öncesi görevi kabul ettiği için pişmanlık duyup duymadığı sorusuna Havutçu, "Pişmanlık yok. Ben her zaman Beşiktaş’ta zor dönemlerde görev aldım. Hiçbir zaman görevden kaçmadım. Beşiktaş’ta görev almak her zaman onur vericidir. 1.5 yıllık sözleşme yaptım. Böyle bir şey düşünmedim" diye yanıt verdi.




***

 Aradan geçen dört yıl, Beşiktaş camiasında hiçbir şey değiştirmemiş gördüğünüz üzere. Siyah beyaz renklere gönülden bağlı herkese yeni sezonda sabırlar diliyorum...

14 Nisan 2012 Cumartesi

Süper 'Lig Tv' Finali !

10 puanlık bir uzman sorusu var aklımda.

3 Temmuz süreci, aşağıdakilerden hangi şahsı daha çok sıkıntıya sokmuştur ?

A) Aziz Yıldırım
B) Tayfur Havutçu
C) Sadri Şener
D) Bülent Uygun
E) Digiturk patronu Ertan Özerdem

Ligin izlenilirliğini arttırmak için, paranın asıl patronları ligimize 'Play off' gerdanlığını taktılar, canım ligimiz belki daha güzel gözükür diye. Bu plan için ne Terim'in uluslararası tecrübesinden yararlandılar, ne Kocaman'ın dinamik futbol aklından, ne de Güneş'in dingin ve derin sportif bilgisinden. Beyaz yakalı amcalar oturdu ve karar verdi, diğerlerine ise kafa sallamak düştü.

34 hafta bittikten sonra ilk play off, pardon Süper Final maçının olumsuz hava koşulları sebebiyle oynananamaması, başka bir komedyayı gözler önüne serdi, ayrıca bize Türk Futbolu'nun gerçek patronlarını tekrar hatırlattı.



Mevzuata göre, olumsuz hava şartları sebebiyle oynanamayan müsabaka, bir gün sonra aynı saatte oynanır. Ancak, masum 'Lig tv' zarar etmesin, aynı saate iki derbi denk gelmesin, büyük baronlar müşteri kaybetmesin diye, bu mevzuat da 'normal sezon' için geçerli sayılarak görmezden gelindi. Beşiktaş - Galatasaray derbisi Pazartesi saat 20.00'de oynanacak..

Ligimizin marka değerine sağlık..

20 Şubat 2011 Pazar

Ferrari'nin Özel Tüketim Vergisi (Beşiktaş:2-Fenerbahçe:4)



Açıkcası bu sezon izlediğim en hareketli, en tempolu karşılaşma oldu Beşiktaş - Fenerbahçe maçı. Maç öncesinde bu tempoyu bekliyordum, Fenerbahçe'nin şampiyonluk yolunda kazanmaktan başka şansı yoktu, Beşiktaş'ın ise hafta içindeki Kiev mağlubiyetinden sonra presij için saldırma isteği bu tempoyu ortaya çıkardı.

Maçı 1-1'e getiren Ekrem Dağ'ın golüne kadar maçın tek hakimi Fenerbahçe'ydi. Açıkçası ilk 35-40 dakikadaki oyunu sürdürmesi halinde şampiyonluğun en büyük adayı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Sahada alan daraltarak, oyuncuların birbirlerine yakın oynaması ve hareketli oluşları, oyunda üstünlük kurmalarının en önemli sebebi. Ancak bu maç özelinde, 2. yarının ilk çeyreğinde geriye düştüklerinde demorolize oldukları için bu oyunu sahaya yansıtamadılar. Ta ki Ferrari'nin bonusuna kadar.

Maçın bu bölümü için ayrı bir parantez açmak gerekiyor sanırım. İtalya Ligi'nde yıllarca mücadele etmiş, uluslararası piyasada tanınan bir oyuncunun, böyle bir hareket yapması gerçekten akıl alacak bir durum değil. Maçın o anında Beşiktaş en çok nasıl sabote edilir sorusuna cevap niteliğinde bir hareket yaptı Ferrari. Kontra ataklarla 3. golü bulmasının yüksek bir ihtimal olduğu bir anda, hem takımını bir kişi eksik bıraktı, hem de penaltıya sebebiyet verdi. Ne denebilir ki Ferrari'ye ..

2-2'yi bulan Fenerbahçe için gerisini getirmek çok zor olmadı, hele ki Beşiktaş bir kişi eksik iken. Maçın gerisinde 2 gol daha bulan Fenerbahçe, 4-2'lik galibiyetle şampiyonluk yolunda önemli bir engeli aşmış oldu.



Maçtan akılda kalan bir not, Cüneyt Çakır ile ilgili. Çakır, ülke sınırları içinde yönettiği tüm önemli maçlarda aynı çizgisini sürdürüyor. Bu maçta tam tamına 3 kez avantaj kuralını kullanmadı. Bu pozisyonlardan ikisi kartlık pozisyonlardı. Ancak Çakır, o kartları acilen göstererek kendi riske atmak istemediğinden, hemen düdüğünü çalarak oyunu kesti. Çakır, Türkiye'de yönettiği derbide hep aynı stresle düdük çalıyor, bir an önce kararı verip, riske girmeden, suya sabuna dokunmadan, insiyatif almadan maçları yönetiyor. Avrupa'da ise üzerinde baskı olmadan maç yönettiği için, düdüğünü doğru şekilde çalabiliyor. Yani aslına bakarsanız, Çakır gayet iyi bir hakem, ancak ülkedeki baskı, onun kafası rahat olarak düdük çalmasını engelliyor ne yazık ki..

Başka bir parantez de Aykut Hoca için açılmalı. Açıkcası ben bu gece Aykut Hoca'dan takım düştüğünde bir hamle yapmasını beklerdim. 2-1'den sonra her taraftan etkili şekilde gelen Beşiktaş için bir önlem alabilirdi, ancak belki de 63. dakikadan sonra yapmayı planlıyordu, fakat yardımına Ferrari yetişti.



Ayrıca bu maç, takımların liderlerinin takımları üzerindeki etkilerini de görmüş olduk. Guti, eğer ki Beşiktaş'da efsane yabancılar arasına girmek istiyorsa, büyük maçların kritik anlarında sazı eline almalı. Maçın ilk yarım saatinde baskı altında kalan takımını ayağa kaldırmalı, reaksyon göstermelidir. Benzer bir durum, Guti'nin takım arkadaşı Quaresma için de geçerli, maçların takımı adına negatif yöne gittiği anlarda, saçma şutlar, zorlama drive'lar ve gereksiz sertlikle oyun disiplininden uzaklaşarak, takımını hedefe ulaştıramayacağını görmeli Portekizli yıldız..

Diğer yandan, Fenerbahçe'nin liderine baktığımızda, ortada tam tersi bir durum görüyoruz. Sahada kaldığı müddetçe takımını bir maestro gibi yöneten Brezilyalı yıldız, güzel oyununu 3 golle süslemeyi bildi.

Futbol adına güzel bir gece oldu, Ferrari'nin lüks vergisi hariç..

22 Eylül 2010 Çarşamba

Hangi Marka'nın Değeri ? (I)

Geçtiğimiz sezonun sonuna doğru yapılan yayıncı kuruluş ihalesi, ülke futbolundaki ekonomik büyümenin bir kanıtı olarak karşımıza çıktı. İhalenin çok çekişmeli geçmesi, talip olanların güçlerinin tartışılmaz olması gibi sebeplerden dolayı, ihale sonunda ortaya çıkan rakam, Türk Futbolundan yakın gelecekteki beklentilerin artmasına neden oldu. Haklı olarak, yayıncı kuruluşun futbol kalitesi ile ilgili kaygıları vardı. Böyle büyük bir rakamı ödeyip, müşterilerine ürün olarak kaliteli futbolu tanıtmak istiyorlardı. Bu güzel dileklerle sezon başladı, bazı takımlarımız büyük transferler ile yeni sezona girdi. Hep bahsedilen, sürekli üzerinde durulan ‘marka değeri’ni bu büyük oyuncularla elde edeceğimizi zannetti birçokları Ancak marka değeri kavramını tam da temelden ıskaladığımızın kimse farkında değiil ne yazık ki.. Buyrun ülke futbolunun ‘marka değeri’ni zedeleyen başlıca problemlerine bir göz atalım :



• Geçtiğimiz yılki başarısız sezondan sonra 2010-2011 sezonuna iddaalı girmek isteyen Beşiktaş başkanı Yıldırım Demirören, ve ekibi, bir çok büyük transfere imza attı. Bir önceki yıl –her ne kadar kariyerinin en başarılı dönemini geçirmese de – ülkemizi yurtdışında başarıyla temsil etmiş Nihat Kahveci’yi transfer eden Demirören, bir sonraki sezon Guti, Quaresma ve Hilbert transferleriyle ülke futbolunun o dillere pelesenk olan ‘marka değeri’ni arttırdığını savunabilir. Uluslararası basında daha çok tanınır olduğu doğru Beşiktaş’ın, ancak İnönü Stadı’nın içler acısı halini görünce, benim nezlimde ne tanırlılığın bir anlamı kalıyor, ne de büyük yıldız transferlerinin. Vakt-i zamanında ülkemize gelen en büyük hocalardan olan Juup Derwall’e, yeni sezonda hangi oyuncuyu istediğini soran Alp Yalman’ın aldığı cevap, Derwall’in Galatasaray’daki devrimi nasıl başlattığını gözler önüne seriyor:

- Yıldız oyuncu istemiyorum, antreman sahalarını çimlendirin, benim için yeterlidir.

Düşünün ki kulüplerimiz her sezon transfere milyon avrolar harcarken, alt yapı çalışmalarını sürekli es geçtiler. Galatasaray, Ali Sami Yen’in çökmesine yakın, bir stadı ancak bitirebildi. Saraçoğlu ve İnönü Stadılarının zeminleri de içler acısı halde. Sadece büyüklerde durum bu halde değil, örneğin geçen hafta oynanan Bucaspor-Galatasaray maçında da görüldü ki, yıllardır birinci ligde takımı olmayan İzmir’in de birinci lig için zaten bir hazırlığı olmamış. İzmir gibi ‘adamı eksen çıkar’ şeklinde bahsedilen topraklara sahip bir yerde, saha çimlerine bakamamak gerçekten olacak iş değil.



ÇÖZÜM: Bu yazıda ilk bölümlerde sorunları örnekleriyle okuyacaksınız. Daha sonra da çözüm yolları üzerine birkaç satır okuyacaksınız. Ancak bu sorunlar ile ilgili genel çözümüm, ciddi, bağımsız ve profesyonellerden oluşan FUTBOL KULÜPLERİNİ DENETLEME KURULU’nun kurulmasıdır. Yukarıdaki ilk sorun olan takımların statlarındaki problemleri de bu kurulun tesislerden sorumlu departmanı ele almalıdır. Birkaç mühendis ve profesyonelle kurulacak bu kurul, UEFA kriterlerini baz alarak gerekli kontrolleri sezon öncesinde ve periyodik olarak sezon devam ederken yapmalıdır. Hiçbir devrim kansız olmaz, bu sebepten denetlemeler sırasında kendini yenilemeyen kulüpler gerektiğinde küme düşürülmelidir, ağır cezalar almalıdır. Böylece diğer ekipler de , takımın adı ve rengi ne olursa olsun kanunların herkes için eşit olduğunu görerek kendilerini yenilemek zorunda kalacaklardır. Her transfer sezonunda ortalama 30-40 milyon avro harcayan takımlar, o harcamalarından yüzde 10-20 arasını bu çalışmalara ayırarak, aldıkları yıldızların bir alt ligde oynamasını engellerken, tesislerini de geliştirmiş olacaklardır. Zaten bir süre sonra belli bir seviye gelecek olan tesislerin sadece bakım çalışmasına ihtiyacı olacağı için, yakın gelecekte harcamaları minimuma inecektir.



• 20 Eylül Pazartesi günü oynanan Gaziantepspor-Bursaspor maçı, 2. yarısında bir taraftarın attığı taşın yardımcı hakeme isabet etmesi sonucu tamamlanamadı. Hakemin maçı iptal etme sebebini yada daha önce buna benzer olaylarda verilen kararların tutarlılığını falan tartışmayacağım. Bu, sadece tartışmayı uzatr, ortaya bir çözüm getirmez. Asıl tartışmamız gereken, bu olayların nasıl olduğu, o taşların oraya nasıl girdiği, statlardaki güvenliğin ne seviyede olduğu, stata gelen kesimin seviyesi gibi konulardır. Gaziantepspor teknik direktörü Tolunay Kafkas’ın maçtan sonraki zehir zemberek açıklamaları, ülkede adaletin eşit dağıtılmadığı ile ilgiliyidi. Özellikle de maçtan ağzı yanan tarafın hocası olarak bu açıklamalar doğru olabilir, ancak Kafkas Hoca bunlar yerine kulübünün stadyumundaki güvenlik probleminden yakınsaydı, Derwall devrimine benzer bir işe imza atmış olurdu. Aynı şekilde maç sonrası açıklamalar yapan Gaziantepspor başkanı İbrahim Kızıl’ın uzun açıklamalarının özellikle bir bölümü çok dikkatimi çekti. Kızıl, taşı atanın belki de Antep taraftarı olmadığını, bir provakatör olabileceğini söyledi. Antep şehrinin centilmeliği ile tanındığı bir gerçek, ancak o stada gelen Antep taraftarından da, misafir takım taraftarından da provakatörlerden de o stadın görevlilerinin sorumlu olduğunu ıskalıyor ne yazık ki başkan.

ÇÖZÜM: Çözüm için bizden daha ilerde futbol geleneği olan ülkelere bakmak bile yeterli olacaktır. Tabi ki bazılarınız, İtalya ve İspanya’da da buna benzer olaylar yaşandığını söyleyebilirsiniz. Doğrudur, bizim gibi ateşli Akdenizliler olan özellikle İtalyanlarda bu tarz olayla yaşanıyor. Ancak bu olayları yaratanların aldığı cezalar, bizim ülkemizde adam öldürmenin karşılığı olan cezalara tekabül ediyor neredeyse. Bu olayları engellemek için yapılacak ilk şey, denetleme kurulumuza bir adet Güvenlik Birimi eklemek olacaktır. Profesyonellerden oluşacak bu kurul, ilk olarak kulüplere sert yaptırımlar uygulamalıdır. Acil olarak her kulübün kendi güvenlik eklpleri oluşturulmalıdır. Bu ekip spor güvenliği konusunda gerekli eğitimi almış olmalıdır. Daha sonra her stada kurulacak güvenlik merkezi ile, statların dört bir yanındaki kameraların yardımıyla huzur bozan kişilerin yakalanması kolaylaştırılacaktır. Statların hangi bölümünde olursa olsun her seyirci , biletinin işaret ettiği yerde bulunması zorunluluğu şarttır. Bu sayede bilet alırken kimlik bilgilerini veren kişilerin gerektiğinde yakalanması çok kısa bir sürede sağlanabilir. Bu değişimin ısınma süreçlerinde büyük zorluklar olacağı doğrudur, ancak stada gelen insanların bu duruma alışması halinde, bahsedilen marka değeri zımbırtısının bir kutucuğu daha dolacaktır..



• Ülke futbolunun bir diğer problemi ise, teknik direktör sirkülasyonudur. Düşünün ki ligin henüz 4. Haftasında ekiplermizden biri, hocasını gönderip yeni bir hoca ile anlaşabiliyor. Buradaki çarpıklık, teknik direktörlerin ve hatta futbolcuların bir sezon içinde en çok 2 takım formasıyla mücadele etmesine izin veren sistemin, kulüplere sınırsız hoca değiştirme hakkı vermesidir. Buradaki çifte standart, ne yazık ki teknik direktörlerimizin de yardımıyla çok yanlış bir noktaya doğru ilerlemekte.

ÇÖZÜM: Teknik direktörlere getirlen takım değiştirme sınırlamasının aynısı , kulüplere de getirilmelidir. Bir sezon içinde bir takım ancak 2 farklı teknik direktör tarafından çalıştırılabilir maddesiyle , bazı kulüplerimiz mecburiyetten de olsa hocalarına bir süreliğine sabır göstermek zorunda kalacaklardır. Bu bahsettiğimiz kanlı süreçten sonra da bu ülke futbolu geleneğini değiştirmiş bir geçiş kuralı olarak tarihte yerini alacaktır.



• Bir başka sorunumuz ise, kulüplerin alt yapıdan yeterli desteği alamaması, aynı zamanda özellikle büyük kulüplerin alt yapılara gerekli yatırımı yapmamasıdır. Bu duruma iki yönden de bakabiliriz. Ülkemizde büyük olarak lanse edilen takımların alt yapılarından çıkan oyuncu sayısı son yıllarda bir elin parmaklarını geçmemekte. Ulusal takımın her seviyesindeki oyuncuların büyük bir kısmı bizim ülkemizden değil Avrupa’da top koşturan Türk asıllı oyunculardan oluşuyor. Bu kulüpler her yıl transfere milyon avrolar ayırırken, alt yapıya gerekli ödenekler ayırılmıyor, akademi tarzı okullar yerine yetenekleri gençlerin önüne spor yapmak ya da okuldaki eğitimine devam etmek tercihi baskısı oluşturuluyor. Bu paraların bir kısmı akademi çalışmalarına harcanması yerine, acele lokal başarıları kazandıracak yabancı oyuncular alınıyor, tüm yönetimler bu işin kolayına kaçıyor.
Bir diğer taraftan alt yapı oyuncularının A takımlarda bulduğu şanslar da ayrı bir tartışma konusu. Bir çok Avrupa ekibi, Şampiyonlar Ligi gibi büyük bir platformda bile 26’nın altında bir yaş ortalamasıyla mücadele ediyor. Örneğin, Şampiyonlar Ligi’ndeki tek ekibimiz olan Bursaspor’un karşılaştığı Valencia’nın teknik direktörü, bu karşılaşmada son oyuncu değişikliğini 18 yaşındaki bir oyuncuyu oyuna dahil etmek için yaptı. Bizim ülkemizde ise bir oyuncu 25’ine kadar genç olarak lanse ediliyor, ancak dünyanın en iyi oyuncularından olan Lionel Messi’nin henüz 23 yaşında olması ve Barça’da 17 yaşında şans bulmaya başladığını düşünürsek, bu yeteneklerden daha çabuk yararlanma yoluna gitmek çok daha sağlıklı olacaktır..




ÇÖZÜM: Denetleme Kurulumuzun bir adet de eğitim departmanına ihtiyacı ortaya çıktı böylece. Kulüplerimizin, eğitim kurumlarıyla ortak çalışmasını sağlayarak futbol akademileri kurulması sağlanmalıdır. Bu sayede yetenekli gençler hem futbollarını geliştirecek hem de temel eğitim-öğretimlerini bu akademilerden karşılayacaklardır. ABD’deki sistemdeki gibi, derslerinde başarısız olan sporcuların, bu durumun spor yapmalarını da etkileyeceğini bilmeleri sağlanmalıdır, böylece derslerinde daha başarılı olmaya yönlenecektir genç sporcularımız. Oyunculara şans verme konusunda ise düzenlenecek kural, 23 kişilik oyuncu kadrosunda en azından 3-4 alt yapı oyuncusunun yer alması sağlanmalıdır. Buna benzer durumlar İngiltere gibi her yıl transfere milyar sterlinlere yakın para harcayan bir ülkede bile geçerlidir. Bu sayede genç oyuncuların daha çok şans bulması sağlanmış olacaktır. Bir diğer yaptırım da genç oyuncuların psikologlar ile desteklenmesidir. Bir çok kulübümüz psikologlara sahiptir ancak özellikle 20’li yaşların başında olan yetenekli gençlerin daha çok desteklenmesi gerekmekterdir. Şu günlerde psikolojinin ne kadar önemli olduğunu Batuhan Karadeniz’in açıklamalarından, Arda Turan’ın üzerindeki baskıyı kaldıramamasından ve onlar gibi genç oyuncuların belli bir seviyeden sonra performans düşüklüğü yaşamalarından anlayabiliriz. Tabi bunların bir çoğunu doğru yapıp, son aşamada çuvallayan ekiplerimiz de var. Bu coğrafyanın en sistemli alt yapılarından birine sahip olan Bucaspor’un, bir üst lige çıktıktan sonra öncelikle hocasını daha sonra da neredeyse tüm oyuncularını değiştirmesi , insanın bu ülke futbolu ile ilgili umutlarını alıp götürüyor ne yazık ki...

20 Eylül 2010 Pazartesi

Nihat'daki Sıkıntı - Taraftardaki Cehalet

19 Eylül 2010 tarihindeki Fenerbahçe - Beşiktaş maçını izlediğim mekandaki Beşiktaş taraftarlarının hemen hemen hepsinin hedefindeki oyuncu aynıydı, Nihat Kahveci.

CV'sinde 7 yıl İspanya kariyeri, bu kariyerde de 192 maç ve 86 gol gözüken bir yerli oyuncunun bu denli düşüşe geçmesi, beni hem üzdü, hem de bu konu hakkında düşünmeye itti. Aslında Nihat'ın vücut dili, ondaki sıkıntıyı çok net bir şekilde anlatmaya yetiyor. Ayrıca Nihat'ın Milli Takım performansı ile Beşiktaş'daki performansı da, onun sıkıntısını, kafasının nerede olduğunu bizlere gösteriyor.

Nihat'ın geçen yıl Beşiktaş'a dönüşü gerçekten çok sansasyonel oldu. Sezonun flaş transferi olarak lanse edildi bu yuvaya dönüş. Nihat, tüm açıklamalarında yuvaya dönüşten duyduğu memnuniyeti belirtti. Kendisinin menajeri de , bir sezon önce Fenerbahçe'den gelmiş olan astronomik teklifi, Beşiktaşlı olduklarını ileterek kibarca reddettiklerini belirtmişti. Doğal olarak Beşiktaş taraftarının da beklentileri artmıştı bu transferle ilgili.

Sezon başında askerliğini yaptığı için kampa geç katılan Nihat'ın performansının iyi olduğunu söylemek imkansızdı. İspanya'da alıştırdığı o performansının yarısını bile gösteremiyordu Nihat. İşte tam bu noktada, ülkedeki profesyonel görünümlü amatör oyunculardaki genel problemi baş gösterdi: duygusallık.



Biz bu filmin bir başka versiyonunu 15 yıl boyunca Galatasaray'ın 9 numaralı oyuncusu Kral Hakan Şükür'den de görmüştük. Aradaki fark, Hakan Şükür'ün hikayesi , genel olarak mutlu sonlanırdı, bu topraklarda. Filmin siyah-beyaz versiyonunun farkı da , başarılı geçen yurtdışı deneyimi idi. Nihat'ın yaklaşık bir buçuk senedir vücut dilinden anlaşılan, her kötü giden karşılaşmadan sonra daha çok zorlayıp, kendini tekrar kanıtlama hırsı içerisine girmesidir. Bir örnek olarak, bahsi geçen Fenerbahçe karşılaşmasının 2. yarısındaki bir pozisyonda, içerde boş arkadaşı bulunmasına rağmen, çok dar olan açıdan 2 kez şutu denemesini gösterebiliriz. 2. Beşiktaş döneminde bunun gibi yüzlerce pozisyonu örnek gösterebiliriz tabi ki.

Bir diğer yandan, Nihat'ın Milli Takım performansına baktığımızda da, Beşiktaş'da üzerinde olan baskıyı rahatlıkla görebiliriz. Milli Takımda, maçlardan basın toplantılarına kadar kendine güveni yerinde tam bir Avrupalı oyuncu görürken, Beşiktaş'da bu halinin esamesi bile okunmuyor.

Tabi ki bu durumun nedenlerinin tek müsebbibi Nihat Kahveci değil. Geldiği günden bu yana, aldığı parayı dilinden düşürmeyen Beşiktaş taraftarının da kendi oyuncusunun üzerinde baskı kurma konusunda Türkiye'de gerçekten üstüne yok. Bu düşüncede öyle saçma noktalar var ki, gerçekten mantıklı bir insanın bir suçlama yaparken bu kadar ahmak olması imkansız dedirtiyor insana. Birincisi, Nihat Milli bir golcü, Anadolu'dan gelen bir genç oyuncunun bile ne paralara büyük takımlara geldiğini düşünürsek, Nihat'ın aldığı parayı tartışmak büyük saçmalık olur. Bir diğer saçmalık ise, aldığı para konusunda Nihat'ı suçlamak. Yönetimin ona layık gördüğü bu paraya hayır mı deseydi yani Nihat ? Bu suçlamada bulunan taraftara sormak isterim, çalıştığınız şirkette geçirdiğiniz başarısız bir aydan sonra, o ay alacağınız maaşın yarısını kabul etmemezlik yapıyor musunuz ?

Gerçi Beşiktaş taraftarı, bu protestonun saçmalık konusunda bir model üstünü Tabata konusunda da yapmaya devam etmekte. En küçük hatasında oyuncu, geldiği takımın tahsil ettiği 8 milyon avro sebebiyle kendisine tepki göstemekte. Düşünün ki, o 8 milyon avro'nun tek bir kuruşu bile Tabata'nın cebine girmemiş, başkanın bir anlık paniği ile yapılmış bir ödemenin faturası en masum taraf olan oyuncuya çıkıyor. Gerçekten mantık sınırlarını zorlayan bir düşünce sistemi bence bu..



Beşiktaş taraftarındaki bir başka sıkıntıyı da, iyi geçen dönemlerinde yazmak isterim. Şu günlerde her şey güllük gülistanlık gittiği için az sonra yazacağım sahneleri bu aralar görmüyoruz tabi ki. Beşiktaş taraftarının problemi , Tabata ve Nihat örneğindeki gibi yanlış muhattaplara tepki göstermeleri. Bu tepki bazen o kadar sert oluyor ki, zamanında Youla gibi bir oyuncunun, kendi stadında, saha kenarında tedavisi yapılırken kafasını yarabiliyor, ve o karşılaşmadan sonra adamı yıldırıp Fransa'ya transfer olmasına sebebiyet verebiliyor. Youla örneğinden gidersek, gerçekten sahada her şeyini verip savaşan bir oyuncuyu, sırf çok kaçırıyor diye bu kadar protesto etmek, kafasını yarmak, gerçekten olacak iş değildir. İlla ki biri protesto edilecekse, o oyuncuyu sürüyle gol kaçırmasına rağmen sahaya süren teknik direktör muhattap olmalıdır. Yoksa hiçbir futbolcu, maç kadrosunda kendini gördükten sonra hocasına çok gol kaçırdığı için oynamamsı gerektiğini söyleyemez bu gezegende..

Sonuç olarak, umarım Nihat düzeyindeki bir golcü üzerindeki dolar işaretli baskıyı mantığını kullanıp atar ve mental olarak daha iyi seviyelere gelir, taraftarlar da protestolarını daha doğru bir şekilde ortaya koyarlar...

13 Haziran 2010 Pazar

Ricardo Quaresma Beşiktaş'ta




Kara Kartal'ın beklenen transferi gerçekleşti ve Portekizli Quaresma'nın Beşiktaş ile anlaştığı haberi resmi kaynaklardan doğrulandı.




Siyah-beyazlı kulübün resmi internet sitesinden yapılan açıklamada, ' Bir süredir transfer görüşmeleri yaptığımız Inter'in Portekizli oyuncusu Ricardo Quaresma'yı siyah-beyazlı renklerimize bağladık. Quaresma artık Kartal' denildi.



Kariyerinde Sporting Lizbon, Porto, Barcelona, Inter ve Chelsea imzaları olan Quaresma'nın en başarılı olduğu kulüpler Porto ve Sporting Lizbon olduğunu söylemek, istatistiklere bakıldığında zor olmamalı. Bu da demek oluyor ki, eğer Ricardo, kendini evinde gibi hissederse, Portekiz kulüplerinde yakaladığı başarıyı, İnönü Stadında yakalama ihtimali çok yüksek ..

10 Haziran 2010 Perşembe

Schuster Beşiktaş'ta



1 haftadır belki de daha uzun süredir belli olan, herkesin bildiği ama kimsenin ''abi bu işin aslı böyle böyle!! diyemediği isim Bernd Schuster resmen açıklandı. Beşiktaş'ın uyguladığı ilginç taktik de böylelikle son buldu, ama görünen o ki pek de kimse yememiş bu taktiği. Ancak benim merak ettiğim Mustafa Denizli bu olayın neresinde?

30 Mayıs 2010 Pazar

Değeri Bilinmeyen Ustalara Saygı Duruşu: Recep Çetin

1985 yılında, doğup büyüdüğü şehrin takımı olan Sakaryaspor'da ilk kez profesyonel olduğunda henüz 19 yaşındaydı. Ve sanırım kariyerine başladığında ülkedeki sağ bek kavramını tamamen değiştireceği hiç aklına gelmemiştir..



Recep Çetin. Futbolla ilgilenenlerin ağızlarında farklı tatlar bırakan bir isim. Fakat bu bakış açısı farklılıklarının sebebi kesinlikle kendisi değildir. Futbolun 'Televole' tarafına bakmak isteyen 'sözde' seyirciler, onu şu yönleriyle hatırlarlar :

* 19 Eylül 1990 tarihinde oynanmış Malmö-Beşiktaş maçında, kendi kalesine rövaşatayla gol atmıştır. Haydi hep beraber gülelim, dalga geçelim değil mi (!)

* Beşiktaş formasını terletirken çıktığı Bursaspor maçında topu 40 metreden doldurmuş, o top da gol olmuştur. Maçtan sonra da 'Bilerek vurdum kardeşim!' demiştir. Nasıl mantıksız değil mi (!)

* Lakabı Takoz Recep'dir. Penaltıyı taca attığı rivayeti üzerine verilmiştir bu lakap kendisine (!)

* Çok çirkin bir adamdır, sihirli gülümsemesi falan yoktur. Göz zevkini bozar tribünlerin (!)




Gördüğünüz üzere, salt eleştiriye dayalı bir mantığı olan kişiler, Recep Çetin'i bu şekilde özetleyebilirler. Ancak gelin, biz bu efsanenin hakkını, kendi kariyerini anlatarak verelim :

* 18 yıllık profesyonel futbolcu kariyeri vardır. Oynadığı takımların hemen hemen hepsi iddiası olan takımlardır.

* 1988-1998 yılları arasında tam 10 yıl boyunca Beşiktaş formasını terletmiştir. 274 lig maçında forma giymiş, 4 Lig, 3 Türkiye Kupası, 4 Cumhurbaşkanlığı Kupası, 2 Başbakanlık Kupası ve 5 TSYD Kupası şampiyonluğu yaşamıştır.

* 56 kez milli formayı giymiş, ve bu özelliğiyle halen Beşiktaş'ın en çok milli formayı giyen futbolcusu olma özelliğini korumaktadır.

* Gordon Milne döneminde nağmalup şampiyon olan takımın demirbaşlarındandır. Herkes MAF tayfasından bahsederken, Milne'nin işaret ettiği geri dörtlü Recep-Gökhan-Ulvi-Kadir'in bir parçası idi.

* Rıza Çalımbay'dan sonra 1996-99 yılları arasında Beşiktaş Futbol Takımı kaptanlığını başarıyla yürütmüştür.



Bunca başarıyı, bir İtalyan ya da İspanyolda görmüş olsaydık, Taksim Meydanına heykelini dikerdik herhalde. Ancak ülkemizdeki yabancı kompleksi gereğince, Recep gibi oyuncular, sürekli başka özellikleriyle akıllara geliyor.



Biz de Bandiera's Blog olarak, Recep ve Recep gibi hakkı teslim edilmeyen futbol işçilerini burada anıp, insanların akıllarına bu efsanelerin başarılı kariyerlerini anlatarak getirmeye çalışacağız. Muaffak olmamız dileğiyle..

13 Mayıs 2010 Perşembe

Anne Babadan Önce Beşiktaş

acetobalsamico yazdı, direkt alıntılıyorum:

"Annesinin babasının adını unutturan hastalık ona Beşiktaş'ı ve İbrahim Toraman'ı unutturmamıştı. Mehmet Uzun'un Ümraniye'de Toraman ile bir araya geldiği görüntüler her insanı ağlatırdı, beni de ağlatmıştı. Ne mutluydu İbrahim ile paslaşırken... Hep bir mucize beklersin. Gelmez işte bazen... Bu küçük adam veda etmiş bizlere... Allah toprağını bol etsin..."

* * *

Olayın 3 yönü var. Anne babadan başlayalım. Biricik oğlunu, evladını kaybetmekten büük acı yok elbette, kelimelerle tarifi zor, yaşamayan bilemez diyelim. Tek teselli, çocuklarının belki de hayattaki en büyük arzusunu yerine getirmiş olması. Teselli sayılırsa..

Çocuk. Bu ne büyük bir aşktır, bu ne büyük bir sevgidir. Siyah - Beyaz renklere adanmış bir ömürse, en güzelini yaşadı belki de Mehmet. Hastalığının ilerleyen evrelerinde, annesini babasını unuttu ama Beşiktaş'ını asla, unutamadı İbrahim Toraman'ı. Mucize olmadı, genç adam veda etti bizlere, futbol aşkının, takım sevgisinin en yücelerinden birini göstererek.

İbrahim Toraman. Profesyonel futbolcu. Ama profesyonellik mi bırakır insanda bu sevgi. Sevilmek herkesin hoşuna gider, ama böylesine sevilmek.. İbrahim nasıl hissediyordur, ne düşünüyordur elbette bilemeyiz ama bir insanı bu renklere ilelebet bağlayan eşsiz olaylardan biri geçti başından. Biraz empati yapıyorum da, Mehmet nasıl aklına gelmez insanın, her maça çıkarken? "O çocuk bu renklere, bana böylesine aşıkken, ben elimden geleni ortaya koymalıyım diyordur herhalde o günden beri Toraman.

Allah toprağını bol etsin, huzur içinde yatsın bu futbol sevdalısı kardeşimiz.

8 Mayıs 2010 Cumartesi

Futbolcunun Kaderi


Bir taraftar düşünün, bir kadın taraftar. Yıllarca futbola uzak, ama ağabeylerinin etkisiyle Beşiktaş'a ve Fenerbahçe'ye yakın. Sonra 4 yaşındaki oğlunun, henüz r'leri söyleyemeyen ama, "eğer bugün Galatasaraylı olmazsan evi terkederim" tehdidini savurabilen oğlunun etkisiyle Galatasaraylı olan, bir taraftar.

Henüz ilkokul 1.sınıfta olan oğlunu almaya geliyor okula. Çocuk ise merakla bekliyor. O gün Galatasaray - Trabzonspor maçı var ve sonucunu bekliyor okulda. Annesi geliyor okula, gözleri şiş, belli ki ağlamış, skoru söylemeden acı bir haber veriyor. "Okan'ın" diyor "ayağı kırıldı".. Algılayamıyorum başta. Nasıl kırılır ki bir ayak? Oğlu için o zamanlar maç izleyen o kadın bugün artık mağlubiyetlerde oğlunun teselli ettiği fanatik bir taraftar, ama o gün gencecik Okan ağlamış, o ağlamış Trabzonlu Soner'in infazında. Futbola aşık büyüyen bir çocuk, futbolun bu acımasız yönüyle tanışıyor o gün. Okan o sakatlığı atlattı, 4 sene üst üste şampiyon olan takımın en önemli parçalarından biri oldu, Inter'de, Beşiktaş'ta oynadı. Ve bugün.. Aynen Okan'a benzeyen gencecik bir yetenek, aynı kaderi paylaşıyor.

Beşiktaşlı Rıdvan'ın fibula kemiği kırıldı. 18 yaşında Beşiktaş formasına ulaşan Rıdvan, eminiz ki bu sakatlığı atlatacak, yeniden alacaktır formasını. Emin olmaktan ziyade, umuyoruz bunu. Geçmiş olsun Rıdvan, geçmiş olsun Beşiktaş.

Beşiktaş 2 Manisaspor 0
Beşiktaş : Hakan- Rıdvan('45 Atınç), Sivok ('46 İ.Üzülmez), İ.Toraman, İsmail- Fink, Necip- Nihat, Tabata ('46 Ernst), Tello- Bobo
Manisaspor : İlker- Ferhat, Burak, Hüseyin, Eren('46 Momha)- Yiğit, Güven, Mehmet Nas ('70 M.Güven)- Nizamettin ('74 Dilaver), Simpson, Isaac

Goller : '69 Nihat, '70 Hüseyin(k.k)