27 Şubat 2011 Pazar

Karadeniz'de Futbol Şov

Trabzonspor en yakın rakibine 5 puan fark atarak zirvede bitirdiği ligin ikinci devresinin henüz altıncı haftasında üst üste ikinci kez liderliği geri almak sahaya çıktı. Çok istekli ve saldırgan başladı bordo mavililer. Bu şok prese Kayseripor hazırlıksız olacak ki henüz maçına başında Hamidou'nun uzaklaştırmak istediği top kısa düştü ve Jaja'nın mahareti Trabzonspor'u öne geçirdi. Bu golde Hamidou kadar pres altında kendisine pas veren arkadaşının da payı vardı kuşkusuz.
Erken gelen golün Trabzonspor'u rahatlattığını ve 20 dk boyunca çok iyi pres yapan, alan daraltan bir takım izlediğimizi söyleyebiliriz. Bu dakikalarda adeta bir "Lucescu takımı" gibiydiler. Tek sorun, yıllardır istikrarlı bir savunma anlayışı ortaya koyan Kayserispor'un bu çizgisini erken gole rağmen sürdürmesi sonucu hücumda organize olamamalarıydı.

Derken Amrabat'ın bireysel yetenekleriye yarattığı gol Abdullah'ın ayağından geldi. Abdullah bu golde içeriye çok iyi koşu yaptı. Fakat golde aslan payı Amrabat'ındı. Zira Serkan Balcı çabukluğunda bir oyuncuyu bu kadar dar alanda ekarte etmek pek de kolay bir iş değildir.
Eşitlikten sonra roller biraz daha belirginleşti. Kayserispor oldukça iyi bir savunma takımı ve ön tarafta da çok becerikli oyunculara sahipler. Bu öndeki oyuncuları önemli artılarından birisi sık sık adam kovalayarak savunmalarına yardım etmeleri. Bu kadro ve teknik ekipte ısrar edilmeli. Tek eksikleri birbirleriyle oynama deneyimlerinin az olması.

Abdullah ve Amrabat

İkinci yarıya Trabzonspor yine istekli başladı. Kayserispor da yüksek tempoya karşılık verince ortaya çok keyifli bir devre çıktı. Yüksek tempoda gelen karşılıklı gollerde maça damga vuran adamlardan Kayserisporlu Abdullah baş roldeydi. Önce kendi defansının arasına girerek kendi savunmasının dengesini bozdu ve Burakla başbaşa kaldı. Burak gücünü ve hızını kullanarak golü yaptı. Ardından Abdullah bu kez Trabzonspor savunmasının arasına harika bir koşu yaptı ve skora dengeyi getirdi.
Golün ardından Trabzonspor yeniden baskı kurmaya çabalasa da organizasyonda Colman'ın formsuzluğunu maç boyu hissetti. Selçuk'un yokluğu bu bölgede Şenol Güneş'i de alternatifsiz bıraktı.

Her iki ekip de çok koşmasına ve mücadele etmesine bu çekişmeli maçın sonunda ayakta kalabildiler ve bizlere harika bir final izlettiler. Önce becerikli ayakları Amrabat ve Ziani'nin hazırladığı pozisyonda Kayseri öne geçti, ardından top yekün saldıran Trabzonspor'un golü Glowacki'nin kafasından geldi. Bu golde Yattara'nın basit oynadığında ne kadar faydalı olabileceğini gördük.
Her ne kadar maç gol düellosu şeklinde geçmiş olsa da, her iki takım da neden ligin en az gol yiyenleri olduğunu gösterdiler. Çok üst düzey bir karşılaşmaydı, futbola doyduk.

Trabzonspor efsanesi Şota'nın eski takımına şampiyonluk olunda çelme takması, gecenin ilginç ayrıntılarındandı.

20 Şubat 2011 Pazar

Ferrari'nin Özel Tüketim Vergisi (Beşiktaş:2-Fenerbahçe:4)



Açıkcası bu sezon izlediğim en hareketli, en tempolu karşılaşma oldu Beşiktaş - Fenerbahçe maçı. Maç öncesinde bu tempoyu bekliyordum, Fenerbahçe'nin şampiyonluk yolunda kazanmaktan başka şansı yoktu, Beşiktaş'ın ise hafta içindeki Kiev mağlubiyetinden sonra presij için saldırma isteği bu tempoyu ortaya çıkardı.

Maçı 1-1'e getiren Ekrem Dağ'ın golüne kadar maçın tek hakimi Fenerbahçe'ydi. Açıkçası ilk 35-40 dakikadaki oyunu sürdürmesi halinde şampiyonluğun en büyük adayı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Sahada alan daraltarak, oyuncuların birbirlerine yakın oynaması ve hareketli oluşları, oyunda üstünlük kurmalarının en önemli sebebi. Ancak bu maç özelinde, 2. yarının ilk çeyreğinde geriye düştüklerinde demorolize oldukları için bu oyunu sahaya yansıtamadılar. Ta ki Ferrari'nin bonusuna kadar.

Maçın bu bölümü için ayrı bir parantez açmak gerekiyor sanırım. İtalya Ligi'nde yıllarca mücadele etmiş, uluslararası piyasada tanınan bir oyuncunun, böyle bir hareket yapması gerçekten akıl alacak bir durum değil. Maçın o anında Beşiktaş en çok nasıl sabote edilir sorusuna cevap niteliğinde bir hareket yaptı Ferrari. Kontra ataklarla 3. golü bulmasının yüksek bir ihtimal olduğu bir anda, hem takımını bir kişi eksik bıraktı, hem de penaltıya sebebiyet verdi. Ne denebilir ki Ferrari'ye ..

2-2'yi bulan Fenerbahçe için gerisini getirmek çok zor olmadı, hele ki Beşiktaş bir kişi eksik iken. Maçın gerisinde 2 gol daha bulan Fenerbahçe, 4-2'lik galibiyetle şampiyonluk yolunda önemli bir engeli aşmış oldu.



Maçtan akılda kalan bir not, Cüneyt Çakır ile ilgili. Çakır, ülke sınırları içinde yönettiği tüm önemli maçlarda aynı çizgisini sürdürüyor. Bu maçta tam tamına 3 kez avantaj kuralını kullanmadı. Bu pozisyonlardan ikisi kartlık pozisyonlardı. Ancak Çakır, o kartları acilen göstererek kendi riske atmak istemediğinden, hemen düdüğünü çalarak oyunu kesti. Çakır, Türkiye'de yönettiği derbide hep aynı stresle düdük çalıyor, bir an önce kararı verip, riske girmeden, suya sabuna dokunmadan, insiyatif almadan maçları yönetiyor. Avrupa'da ise üzerinde baskı olmadan maç yönettiği için, düdüğünü doğru şekilde çalabiliyor. Yani aslına bakarsanız, Çakır gayet iyi bir hakem, ancak ülkedeki baskı, onun kafası rahat olarak düdük çalmasını engelliyor ne yazık ki..

Başka bir parantez de Aykut Hoca için açılmalı. Açıkcası ben bu gece Aykut Hoca'dan takım düştüğünde bir hamle yapmasını beklerdim. 2-1'den sonra her taraftan etkili şekilde gelen Beşiktaş için bir önlem alabilirdi, ancak belki de 63. dakikadan sonra yapmayı planlıyordu, fakat yardımına Ferrari yetişti.



Ayrıca bu maç, takımların liderlerinin takımları üzerindeki etkilerini de görmüş olduk. Guti, eğer ki Beşiktaş'da efsane yabancılar arasına girmek istiyorsa, büyük maçların kritik anlarında sazı eline almalı. Maçın ilk yarım saatinde baskı altında kalan takımını ayağa kaldırmalı, reaksyon göstermelidir. Benzer bir durum, Guti'nin takım arkadaşı Quaresma için de geçerli, maçların takımı adına negatif yöne gittiği anlarda, saçma şutlar, zorlama drive'lar ve gereksiz sertlikle oyun disiplininden uzaklaşarak, takımını hedefe ulaştıramayacağını görmeli Portekizli yıldız..

Diğer yandan, Fenerbahçe'nin liderine baktığımızda, ortada tam tersi bir durum görüyoruz. Sahada kaldığı müddetçe takımını bir maestro gibi yöneten Brezilyalı yıldız, güzel oyununu 3 golle süslemeyi bildi.

Futbol adına güzel bir gece oldu, Ferrari'nin lüks vergisi hariç..

16 Şubat 2011 Çarşamba

Sevgililer Günü

Tuttuğu takım Şampiyonlar Ligi'nde ilk grubu geçmiş, 2.tur gruplarındaki en kritik maçına çıkacaktı. Maçtan bir kaç gün öncesinden itibaren onun için hayat durmuş, tek düşüncesi bu 90 dakika olmuştu. Çok kimse bilmez ama bazıları gerçekten böyle olur. Gizli bir bağ oluşur aralarında ve adına "konsantrasyon" derler. Maçtan önceki gece de maçı kafasında oynayarak, yarı uykulu yarı uykusuz geçti. Alışkındı bu durumlara aslında.

Maç sabahı uyandı, telefonuna baktı. Sevgilisiyle arası bozuktu ve yine arama ya da mesaj görünmüyordu ekranda. O da aramadı, tek düşüncesi akşamki 90 dakikaydı. Sevmezdi maç günü aklının dağılmasını. Oyalandı bütün gün, eski maçları izledi, bişeyler okudu, zaman geçirdi. Nihayet akşamüstüne doğru formasını giydi, atkısını sardı boynuna, hazırlandı ve çıktı evden.

Stada normalde otobüsle giderdi ama yürümek istedi canı. İstanbul'da hava şubat ayında genelde soğuk ve yağışlı olurdu, tıpkı o günkü gibi. Ayın 14'ü olması da herhangi bir anlam ifade etmedi ona, etraftaki çiftlerin sayısının artmasını fark etmedi bile. Ara ara yağan yağmura aldırmadan devam etti yürümeye. Adresi maç öncesi toplanma yeri olan Sokak'tı her zamanki gibi. En yakın arkadaşıyla buluştu orda. Her zamanki ritüel. Maçı konuştular uzun uzun, puan hesapları yaptılar, kadroyu kurdular defalarca. Tezahuratlara katıldılar ara ara dayanamayarak. Maç saati yaklaştıkça heyecanı artıyordu. Derken zaman geldi ve stada doğru yola koyuldular. "Kapalı'nın Ortası" diye iki kelimelik bir tarifi vardı tribündeki yerlerinin. Üzeri yelekli görevliler, top şeklindeki kumaşı Şampiyonlar Ligi şarkısı eşliğinde orta yuvarlakta sallamaya başlamıştı ki telefonu çaldı. Tam da bu sırada kapalı tribünde bir pankart açılıyordu üstlerinden. Ne yazdığını göremedi, bir taraftan pankartı tutarken, diğer eli telefona gitti. Arayan sevgilisiydi. Bugün bile aramadığını, herşeyin bittiğini söylüyordu. Cevap veremedi, kabullendi. Pankartı sıkı sıkı kavramış, tezahurat eşliğinde arkadaşıyla birlikte sallıyorlardı. Arkadaşı ona döndü:
- Ne yazıyor ki pankartta?
- Bilmiyorum, dedi, bu kadar manidar olduğundan habersiz.
video

15 Şubat 2011 Salı

Demirören'in Demokrasi Anlayışı

Geçen hafta basının önüne çıkan Beşiktaş Başkanı Yıldırım Demirören, Futbol Federasyonu Başkanı Mahmut Özgener'i eleştirmiş, kendisinin 'Futbolda demokrasi yoktur, kurallar vardır' açıklamasına tepki göstermişti. Böyle açıklamalar yapan birinin faşist bir liderden farksız olduğunu söylemiş, durumun büyük bir anti-demokratilik olduğuna dem vurmuştu.

Aynı Demirören, 15 Şubat 2011 tarihinde, bir gün önce Ankaragücü-Beşiktaş maçının devre arasında takım arkadaşına yumruk atmasından dolayı sözleşmesi feshedilen İbrahim Üzülmez'in basın toplantısına katıldı.



Üzülmez'e adeta emrivaki yapan başkan, Üzülmez'in basın toplantısında Üzülmez'den daha fazla konuşarak tarihe geçmiştir. Üzülmez, yanında oturanın Beşiktaş başkanı olmasından dolayı, saygısından, yazılı metnin belirli kısımlarını atladı toplantı sırasında. Bunu öngören Demirören, Üzülmez'in ağzından çıkacak,, Toraman'ı suçlayıcı ifadeleri engellemek adına bu basın toplantısına katılmıştı belli ki.

Şimdi insanın aklına şu geliyor. Birkaç gün önce demokrasiden dem vuran Demirören, birkaç gün sonra, -eski- oyuncusunun en demokratik hakkı olan basın açıklamasına nasıl olur da müdahale eder ? Demokrasilerde en birinci hak olan , ifade özgürlüğünü sansürleyerek, kendi kendini inkar etmedi mi demokrasi timsali Sayın Demirören ?

Tek aradığımız, birazcık samimiyet..

8 Şubat 2011 Salı

Hagi'nin Psikolojisi

Bir Galatasaray efsanesi olarak, 2. kez takımın başına getirilen Gheorghe Hagi'nin, takımın başına geçme şekli, her iki dönemde de aynı şekilde oldu. İlk dönemde büyük umutlarla takımın başına 2. kez gelen Fatih Terim'in yerine geçen Hagi, bu başarısızlığa karşı tepkiyi biraz azaltmak için takımın başına getirilmişti. Ne de olsa hiçbir Galatasaray taraftarı, Hagi'ye 'hayır' diyemezdi.

2. Hagi dönemi de bu şekilde başladı. Büyük umutlarla takımın başına gelen Frank Rijkaard ardından göreve getirilip, taraftarın gazı alındı. Bu sayede takıma, taraftarlar tarafından 'Hagi Kredisi' sağlanmış oldu.

Şu ana kadar, durumlara ve psikolojiye hep Galatasaray ve Galatasaraylı tarafından baktık. Şimdi duruma biraz da Hagi ekseninden bakalım.



Hagi'nin teknik direktörlük kariyerini burada açıklamaya gerek yoktur sanırım. Hocalık kariyerini futbolculuk kariyeri ile karşılaştırdığınızda, ortaya büyük bir dengesizlik çıkıyor. Hagi'nin, 2. Galatasaray döneminden önce, akademisinin başındayken, çalışabileceği en büyük mecralar şunlardı :

1. Galatasaray
2. Romanya Milli Takımı
3. Steau Bükreş

Bu üç ekibin de başına gelme ihtimalinin yüksek olmasının sebebi, hocalık yetenekleri değildi, o takımlarda efsane futbolcu olması idi. Yani Avrupa'da hiçbir kulüp, Hagi'yi büyük bir hoca olduğu için takımın başına getirmez. Bunun için hocalık CV'sine bakması yeterlidir.

İşte bizim bildiklerimizi Hagi de biliyor. Taraftarın gazını almak için kullanıldığını hepimizden iyi biliyor, bu takımın başında olmasının yegane sebebinin 96-2001 yıllarında yaşananlar olduğunu biliyor. Ancak, hoca olarak kendini ispat etmek istiyor.

Daha önceki bir yazımda bunu belirtmiştim, bu seneki Fenerbahçe - Galatasaray maçı'nda eli güçlü olan Hagi'ydi, çünkü ondan o maç için hiçbir beklenti yoktu. Bu durumun devamı, ilk yarının diğer maçlarında da sürdü. Ancak devre arasında yapılan transferlerden sonra, takım Hagi'nin ekibi oldu, ve sorumluluk daha da arttı.



Hagi'nin son dönemdeki garip çıkışları da buna bağlı tabi ki. En ufak bir başarısızlıkta, -ki bu da Türkiye Kupası'nın alınamaması olarak görülüyor - Hagi gönderileceğini biliyor. Ve kendini ispat edebileceği 3 ekipten bir tanesi otomatikman elenmiş oluyor. Kendi kariyerinde çok büyük bir dönüm noktası belki de bu. Önümüzdeki sezonun sonunu -ne şekilde olursa olsun- görebilmek, onun için rüya gibi geliyor an itibariyle. Bu güvensiz ortamda, Hagi'nin de ruh halinin iyi olmasını beklemek ahmaklık oluyor tabi ki.

Aslına bakarsanız 2. yarıda Hagi'nin oynatmaya çalıştığı futbolda çok büyük bir arıza yok. Elindeki imkanlarla, ısıran,sahaya her şeyini veren bir ekip yaratmaya çalışıyor, ancak bunu yaparken sahada bir 10 numara olmasını istemiyor. Misimoviç'in kadro dışı kalması da tam olarak buna takılıyor. Benim bu konudaki teorim şöyle; eğer ki futbolcu Hagi'yi klonlayıp teknik direktör Hagi'nin takımına koysaydık, 2 hafta sonra kadro dışı kalırdı..



Galatasaray'ın savaşan futbolu göze hoş geliyor, ancak ortada bir kalite eksikliği, özellikle son vuruşlarda hissediliyor. Bunu da net bir şekilde gören Hagi, bunu ortadan kaldırmak için daha çok hücumcuyla sahaya çıkıp, bu hücumcuların arkasını kollayacak adamları, en sert ve mücadeleci olanlarından seçiyor. Mesela Sabri'nin bu üçlü arasına girmesinin en önemli sebebi de bu olmalı, Serkan Kurtuluş'un büyük yetenekleri değil.

Kısacası, Hagi bizim bildiklerimizin tamamının farkında. İşte bu yüzden basın toplantılarında deliriyor, sinirleniyor. Yoksa, sahadaki oyuncuların yeteneklerini gördükten sonra, yaşlandığına sevineceğini hiç zannetmem...

Aykut Kocaman'ın Taktik Esnekliği

2010-2011 sezonuna, Fenerbahçe yeni bir sayfa açarak girmişti. Uzun yıllardır yabancı hocalara emanet edilen futbol takımı, bu sefer camianın içinden gelen, kendi çocuğuna emanet edilmişti. Bir sezon önce, takımın olası başarı yada başarısızlığından sorumlu olanlardan biri olan Aykut Kocaman ile sezona başlandı. Bugün, bu karardan ziyade, Aykut Hoca'nın görev süresi içinde aldığı kararlar üzerine, başarı-başarısızlık kriterine göre yaptığı değişikliklere göz atacağız.



Sezon başında takımın başına geçen Kocaman'ın hayalindeki Fenerbahçe, Barcelona tarzı oynayan bir takımdı. 4-3-3 sisteminde, bol pas ile alanları daraltarak oynayan bir takım yaratmak isteyen Aykut Hoca, bu hedefe yönelik transferler yaptı. Stoperlerinin iyi pas yapmasını istedi hoca, bu sebepten de İngiltere'den Yobo'yu transfer etti. Beklerin ileri çıkmasını ve hücuma katkı yapmasını hedefleyen hoca, bu sebepten bir sezon önce Andre Santos'u, bu sezon da Caner Erkin'i transfer etti. Orta sahada ileri-geri oynayan bir üçlü yaratmak isteyen Aykut Hoca'nın planları bu noktada bozuldu. Aykut Hoca, Alex'i, o üçlünün ortasında oynatmak istedi. Ancak Alex'in en iyi oynadığı yerin forvet arkası olduğunu, üçlünün ortasında oynadığında takıma ne hücum ne de savunma anlamında gerekli katkıyı yapmadığı görüldü.

Sisteminde ilk haftalarda ısrar eden Aykut Kocaman, 4-3-3 sisteminde verim alamadığı Alex'i bazı maçlarda kenarda tuttu, bazı maçlarda ise ilk yarı sonunda oyundan çıkardı. Gelen kötü sonuçlar sebebiyle eski sistem olan 4-4-1-1'i deneyen Aykut Hoca, Alex'in harika performansına kayıtsız kalamadı. 4-3-3 için Dia ve Stoch gibi transferler yapan, onları kanatlarda kullanmayı planlayan Kocaman, bu iki oyuncunun kötü performansı ve Alex'in üstün performansı ile sistem değişikliğine gitti ve bir süre 4-4-1-1 ile mücadele etti sahada.



Bir süre sonra golcü Niang'ın sakatlığı ortaya çıktı. Niang'ın yokluğunda, yerini Semih'le doldurdu Kocaman, ve Semih üstün bir performans gösterdi bu süreçte. Birkaç hafta içerisinde sakatlıktan dönen Niang'ı takımdan kesmek neredeyse imkansızdı tabi ki. Kocaman, buna da bir çözüm buldu.

Semih-Niang tercihinde, ne yardan ne de serden geçebilen Kocaman, sistemini tekrar değiştirdi. Özellikle 2000 Galatasaray'ının mükemmel bir şekilde oynadığı 4-3-1-2 sistemini benimseyen Kocaman, ileride Niang-Semih ikilisine şans verip, arkalarında da Alex'e gerekli serbestliği sağladı. Orta üçlüdeki M.Topuz-Emre-Cristian da oyunun iki yönünü oynayabildikleri sürece, Fenerbahçe'nin grafiği yukarı doğru ivmelenecek gibi gözüküyor. 4-3-1-2 sistemini devre arasında planlayan Kocaman, bu sebepten Cristian'ın yerine, oyunun iki yönünü oynayabilen bir orta saha oyuncusu almak istemişti ara transferde, ancak transfer gerçekleşmeyince, Cristian ile idare etmeye karar verdi..



Aykut Kocaman, eğer bu sezon ekibiyle mutlu sona ulaşırsa, bunun en büyük sebebi, kendisinin sistemler üzerinden herhangi bir inat etmemesidir. Oyuncuların performanslarına göre sisteminde gerekli esnekliği sağlamış gözüküyor. Bakalım bu durum, Fenerbahçe'yi başarıya ulaştıracak mı ..