2010 dünya kupası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2010 dünya kupası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Kasım 2010 Perşembe

Güneş Doğu'dan Yükselir

Şu günlerin popüler isimlerinden biri Şenol Güneş. Takımı Trabzonspor'u 12. haftada oynayacağı Bursaspor maçından sonra ligin zirvesinde taşıma şansı oldukça yüksek. Ayrıca, son Galatasaray galibiyetinden sonra da kendi sahasında uzun yıllar sonra 3 İstanbul büyüğünü de yenmeyi başarmış oldu. Bu yazıda, Şenol Hoca'nın bugünkü başarılarından çok, özellikle 2002-2004 yılları arasında ülke futboluna verdiği katkının altını çizmeye çalışacağım ..




2010 Dünya Kupası'na, kupanın kazananından sonra damga vuran takım, hiç kuşkusuz ki Alman Ulusal Takımı idi. Birçok ünlü spor yorumcusunun da belirttiği üzere, hocaları Löw'ün en büyük başarısı, Alman Takımı'nın jenerasyon değişimini mükemmel bir şekilde yapmış olduğuydu. Ümit Milli Takım'dan aldığı yetenekli oyuncuları Dünya Kupası sahnesine koymaya cesaret eden Löw, bu operasyonunda başarılı oldu, ve kupanın İspanya ile birlikte göze en hoş gelen futbolunu oynayan takım oldu. Biz de benzer bir jenerasyon değişimini 2003 Konfederasyon Kupası'nda Şenol Güneş yönetiminde yaşamıştık.




Tabi ki Dünya Kupası ve de Konfederasyon Kupası, önem bakımından karşılaştırılamaz bile. Ancak Şenol Hoca, basının tüm tepkilerine rağmen 3 büyükler haricinde birçok ekipten genç oyuncuları Fransa'ya götürerek, jenereasyon değişikliğinin en güzel örneklerinden birini verdi. O dönemde Anadolu'da top koşturan birçok genç oyuncu,büyük takımlara bu turnuvadan sonra transfer olmuşlardır. Bu isimler arasında, Deniz Barış (Gençlerbirliği), Servet Çetin (Denizlispor), İbrahim Toraman (Gaziantepspor), Selçuk Şahin (İstanbulspor), Necati Ateş (Adanaspor), Serkan Balcı (Gençlerbirliği) gibi isimleri sayabiliriz. Sakaryaspor'dan Fenerbahçe'ye o sezon transfer olan Tuncay Şanlı'da Güneş sayesinde Dünya Arenası'na çıkma şansı buldu ve turnuvada attığı 3 golle Gümüş Top ve Gümüş Ayakkabı ödülü kazandı.




Löw'ü 2010 Dünya Kupası'ndan sonra yere göğe sığdıramayan basınımız, 2002-2004 yılları arasında, genel olarak Şenol Güneş'in jölesiz saçlarıyla ilgilendiler. Şenol Hoca ve oyuncuları için bu durum büyük bir avantajdı, çünkü Şenol Hoca bu durumu bir motivasyon noktası olarak kullandı. Uzak Doğu deneyiminden sonra aramıza daha bilge bir öğretici olarak dönen Şenol Güneş'in daha nice başarılarını göreceğiz gibi geliyor bana. Ve öyle de umut ediyorum ..

15 Temmuz 2010 Perşembe

Bandiera's Blog Yazarlarının Dünya Kupası Analizleri

KAMİL GÜN


Teknolojinin hızla gelişmesi, yıldızları artık neredeyse her hafta, üstelik bir defadan da fazla izliyor oluşumuz, zor beğenen bir izleyici kitlesi yarattı maalesef. G.Afrika 2010 da bu söylemlerle başladı. Fakat gördük ki, Dünya Kupası’nın iyisi kötüsü olmaz, o bir futbol şölenidir, itinayla ağırlanması, saygıda kusur edilmemesi gereken. Turnuva tarihinin en erken elenen strateji hatası ev sahibi G.Afrika karşısında Meksikalı oyuncuların topa dokunmalarıyla başlayan futbol dilencilerinin bayramı, Iniesta’nın final maçının 116.dakikasındaki golüyle son buldu. Arkasında kitap yazılabilecek tonla güzel futbol anı bırakarak.

Futbola değer katan ustaların her birine ayrı yazılar yazmak lazım, fakat kısa kısa analım bu güzel insanları. Uruguay’ın çalıştırıcısı Tabarez’den başlayayım, Yaşlı kurt Fransa maçından sonra taktik değiştirme cesaretini göstererek Forlan’ı serbest bıraktı ve yıldız oyuncu turnuvanın en iyisi oldu. İlk maçta yoluna taş koydukları Domenech ise Fransa’nın anlamsız ısrarının bedeliydi adeta. Fransızlar 94’ten sonra 2. devrime hazırlanmalılar.
B Grubu’nun lideri Arjantin’e, ve ilah Maradona’ya sonsuz teşekkürler. Evet belki çağın şartlarına uymadı Arjantin, fakat futbolun güzelliğinin, estetiğin ön planda olduğu Maradonalı yıllara götürdüler bizi. Savunmadan önce golü düşünen ender takımlardan Arjantin ve Ji Sung Park’ın sırtladığı G.Kore turnuvada güzel izler bıraktılar Rehhagel’in katı, zevksiz Yunanistan’ına karşın. Arjantin’de Messi üzerideki baskının büyüklüğü, rahatlayan Tevez ve Higuain’in işine yaradı.

Her şey vardı İngilizlerin elinde, olmazsa olmaz ön libero dışında. Güzel futbol dilencileri Capello’ya ağlıyorlar. Usta bu kez ilk defa başaramıyor, katıldığı bir organizasyonu kazanamıyor. Onları eleyen Almanlar ise turnuvanın yükselen yıldızı. Dünya nesil değişiminde Almanları örnek almalı. Tabi önce biz Türkler. En büyük şansları, Ballack’ın sakatlanması ve yeni kral Özil’in doğuşu oldu. Löw’ün genç takımı şimdiden Brezilya 2014’ün favorileri arasına girmeyi başardı. Milan da örnek alsın. Grubun diğer çıkanı, Amerika, orta ikilisi Bradley ve Dempsey önderliğinde, sürekli geriden gelerek güzel tatlar bıraktılar izleyenlerde.


Ve Gana… Turnuvanın en genç kadrolarından biri, Afrika’nın makus kaderiyle yüzleşti. Uruguay karşısında bu kez Tanrı’nın sağ eli iş başındaydı ve o unutulmaz an Gana futbol tarihini trajik sayfalarına işlendi. Çünkü usta penaltıcı Gyan, 120.dakikada topu dışarı attı. Essiensiz, yarım Appiahlı, yarım Muntarili Gana, 2014’ün bir diğer favorisi.



E Grubu’nda Hollanda bize “kura şansı”nın varlığını kanıtlarcasına liderliği aldı. Favoriler dahil final yolu en açık takım Portakallardı. Ahı gitmiş vahı kalmış Kamerun ve Danimarka, yükselen değer Hondalı Japonya’ya geçildi. Honda yüksek top tekniği ile göze battı.


Son şampiyon İtalya, Donadoni ile kaybettiği iki yılın faturasını gruptan çıkamayarak ödedi. Almanların başardığı jenerasyon değişikliğinde sınıfta kaldılar.

Ölüm grubu addedilen F Grubu’nun kazananı, Brezilya karşısında tüm dünyanın sempatisini toplayan Kuzey Kore’ydi. Fakat tabelada Dunga’nın Avrupalılaştırdığı Brezilya için 1., Avrupa’nın bir türlü Brezilyalılaşamayan C.Ronaldo için 2. Yazıyordu. Portekiz iplerinin C.Ronaldo’dan almadığı sürece adı bir ülke yerine bir isim olarak geçmeye mahkum. Kendisi ise C. Ön adıyla anılmaya… Çünkü gerçek Ronaldo, her zaman bizim Il Fenomeno’muz, Brezilyalı Ronaldo’dur.

Ve şampiyonun grubu. Tarih yeniden yazıldı, ilk kez turnuvada ilk maçını kaybeden bir takım şampiyon oldu. Hem de ne şampiyon olmak. Oynadığı her rakibini –Almanya dahil- yarı sahasına mahkum eden, Real soslu Barça dolgulu İspanya turnuvanın ve dünyanın yeni kralı. Onların başarısını beklenti/karşılık eşiğini göze almadan değerlendirmek lazım. Çünkü herkes bunu bekliyordu ve İspanyollar kazandı. Almanlar beklentileri üstüne çıktı diye turnuvayı hak ettiler denemez, ki zaten bu yarı finalde açıkça görüldü. Xavi, Iniesta ve Villa önderliğinde, yarım Torresli İspanya futbol şöleni sundu kara kıtada.

Suareziyle, Forlanıyla, Muelleriyle, Oziliyle, Ji Sung Parkıyla, Teveziyle, Bradleyiyle, Gyanıyla, Boatengiyle, Robbeniyle, Sneijderiyle, Hondasıyla, Fabianosuyla, Xavisiyle, Iniestasıyla, Ramosuyla, Villasıyla harika bir kupa yaşadık. Belki çocukluğumun romantizmini yakalama adına Fransa 98’den geride kaldı ama, Dünya Kupası, Dünya Kupası’dır, futbol şölenidir.

Turnuvanın;

Takımı: İspanya, Almanya, Uruguay, Gana

En iyi oyuncusu: Forlan, Mueller, Villa

Hayal Kırıklığı - Takım: İngiltere, Brezilya

Hayal Kırıklığı- Futbolcu: Rooney, Cannavaro, C.Ronaldo, Henry(sana müstehak)

En iyi 11’i: Neuer – Maicon, Mertsacker, Lugano, Fucile – Iniesta, Schweinsteiger,Sneijder - Mueller, Villa, Forlan

Akılda Kalanları : Lampard’ın verilmeyen golü, Suarez’in topu elle çıkarışı, Heinze’nin kafasına kameraman çarpması, elbette Diego Armando Maradona, van Bronchorst’un yarı finaldeki muhteşem golü, de Jong’un finalde Xavi’yi attığı tekme, Abdulkader Keita’nın sahtekarlığı, Ahtapot Paul ve Ömer Üründül.


Not: İş bu yazıda “vuvuzela” kelimesi kasten hiç geçirilmemiştir, hatıralardan tamamıyla silinmesi, tarihin karanlık sayfalarına karışması dileğiyle...








ÇAĞLAR GÖKGÜN

Turnuvanın ilk grup maçlarından sonra, ciddi anlamda karamsarlığa düştüğümü söylemeliyim. Uzak bir ülkede, kayda değer bir iklim değişikliğini göz önünde bulundurursak, bu kalitesiz ve sıkıcı futbolu tolare etme şansımız olabilirdi tabi ki. Fakat özellikle grup maçlarından sonra, turnuva, tam bir futbol şölenine dönüştü. Belki 94'deki Baggio , 98'deki Zidane , 2002'deki Ronaldo gibi, büyük yıldızların görkemli performanslarını seyretmedik, ancak takım olan ulusal ekiplerin nasıl başarılı olduğuna canlı şahit olmak gerçekten keyifliydi. Grup maçlarından sonra yazdığım 'Viva Güney Amerika' yazımda, Güney Amerika ülkelerinin turnuvanın o anına kadarki başarılı performansından bahsetmiştim. Sanırım bu kıtaya bir özür borçluyum. Çünkü yazıyı yazdıktan sonraki 4 gün içerisinde - biri hariç- tüm Güney Amerika takımları, kaotik Avrupalı ülkeler tarafından kupa dışına itildi. Türk kültüründeki 'Nazar' kavramını, yaşayarak öğrendi Güney Amerikalılar böylece.

Her büyük turnuva, futbol adamlarını için birer ilham kaynağı olmuştur. Total futbol, catenacio gibi futbol düzenleri, hep büyük turnuvalarda ortaya çıkmıştır. 2010 Güney Afrika'nın bize ilham verdiği nokta, Almanlar'ın yaptığı büyük jenerasyon devrimidir. Löw'ün henüz 2 yıl önce amatör ligde oynayan Müller'i yıldızlaştırması, Podolski, Klose gibi uluslararası arenada asla 'süper yıldız' muamelesi görmeyen oyuncuları yüceltmesi, Khedira, Özil gibi genç yeteneklere şans vermesi ve en önemlisi, takım ruhunu 90 dakikanın ötesinde yaşayan bir ekip yaratması, Almanya'nın kupaya damga vurmasını sağladı.

Turnuvada yaşanan hakem hataları da, futbolun reytinginin sadece buradan beslenmediğini yetkilere göstermiştir diye ummaktayız. Sadece izlenirliği arttırması için yaratılan Jabulani bile, turnuva boyunca birçok takımın kaderiyle oynadı ne yazık ki. İngiltere-Almanya maçında, İngilizlerin 20 cm. içeride olan topunu görmek için halen bir cihazdan yardım alınmaması, tartışmalara neden oldu tabi ki. Kişisel görüşüm, FIFA'nın bu tarz reyting arttırıcı, ancak kitlelerin psikolojisi için zararlı uygulamalardan vazgeçip, güzel futbolu destekleyen, üzerinde ırkçılık karşıtı tshirt'ü olan Jimmy Jump gibi bir karakterin yaka paça indirilmediği, Iker-Sara çiftinin kutladığı gibi şampiyonluğun kutlandığı bir futbol dünyasını yaratması için çalışması gerektiğidir. Dünyaca ünlü Türk pop sanatçısı Erol Büyükburç'un da söylediği gibi; 'Alın , bakın bunlar da reyting ! '

Final maçı ise total futbolun resmi olarak anavatanını değiştirdiğini herkese gösterdi. Hollanda'da Rinus Michels tarafından keşfedilen ve Cruyff, Rijkaard gibi büyük oyuncularla vücut bulan Total futbol, artık resmi olarak İspanyol vatandaşı. Bol pasa dayanan ve herkesin hareketli olmasını gerektiren Total Futbol kavramını durdurmak isteyen Hollandalılar, final maçının özellikle ilk yarısında çok sert müdahalelerle İspanyolları durdurmayı denediler. Ancak futbol ilahları, uzatma dakikalarında da olsa futbol oynamak isteyenlerin yanında oldu ve Iniesta'ın golüyle dünyanın en büyüğünün İspanya olduğunu ilan etti.

94'den beri dünya kupalarını takip eden bir futbolsever olarak, bu dünya kupasından büyük zevk aldığımı rahatlıkla söyleyebilirim. En yakın zamandaki büyük bir turnuvada, aynı heyecanın içinde , kendi ekibimizi de görmemiz dileğiyle...


Turnuvanın takımı: Almanya
- Kendi dillerindeki 'Mannchaft' (Takım) mantığını tam anlamıyla sahaya yansıttıkları için.
Turnuvanın oyuncusu: Diego Forlan
- Adidas'ın 'Geleceği Yaz' reklamında olan tüm 10 numaralara, o pozisyonda nasıl oynanacağını öğrettiği için.



Turnuvanın teknik direktörü: Joachim Löw, Oscar Tabarez
-Löw, jenerasyon değişimini mükemmel bir şekilde gerçekleştirdiği için.
-Tabarez ise, Forlan'ı 30'undan sonra en etkin kullanacağı yeri keşfettiği için.

Altın 11:Casillas - S. Ramos, Puyol, Friedrich, Morel - Schweinsteiger, İniesta, Sneijder -Müller, Villa, Forlan

Gümüş 11:Neuer - Maicon, Pique, Lahm, Coentrao - Annan, Khedira, Xavi - Honda, Robben, L. Suarez


Turnuvanın hayal kırıklıkları: Messi-Maradona'nın Batman-Robin olamaması, Fransa Milli Takımı komedyası, C.Ronaldo, İngiltere, Afrika Takımlarının kendi kıtalarındaki erken vedası.


Turnuvaya damga vuranlar:Vuvuzela, Jabulani, Ahtapot Paul, Casillas çiftinin romantik anları.


Turnuvanın sürprizi:Uruguay ve nağmalup elenen Yeni Zelanda


Turnuvanın maçı:Uruguay - Gana

Turnuvanın olayı:Tanrı'nın Eli Version 2. (L.Suarez'in ölümcül el hamlesi)

Turnuvanın hakemi:Ravshan Irmatov

Turnuvanın golü:Honda (Japonya-Danimarka maçındaki golü)

Turnuvanın en büyük tartışması:Hakem hatalarının artması üzerine geliştirilmesi düşünülen stratejiler. (Gol çizgisi teknolojisi, daha fazla hakem vs.)

Turnuvanın en güzel anı: İspanya-İsviçre maçından sonra ağır eleştirilere uğrayan Iker-Sara çiftinin, şampiyonluğu romantik bir öpücükle kutlamaları.


Turnuvanın ayıbı:Kader Keita'nın Kaka'yı haksız yere attırması, Jimmy Jump'ın üzerinde JIMMY JUMP IS AGAINST RACISM tshirt'ü varken saha içerisine girdiğinde fena bir şekilde al aşağı edilmesi.
Turnuvanın en komik pankartı: 'URUGUAY USÜLÜ KIZARMIŞ AHTAPOT' (Almanya- Uruguay maçından)






ALİ ÇAKMAK

Ömer Üründül, vuvuzela, "çok sıkıcı kupa abi yaa" geyikleri altında bir dünya kupasını daha geride bıraktık. Kendi adıma konuşmak gerekirse,

Benim için gayet tatmin edici bir turnuva izledim. Özellikle grup maçlarından sonraki turlarda, futbol adına üst düzeyde bir çok maç ortaya kondu.

2. turdaki Paraguay-Japonya maçı hariç neredeyse her maçta savunmadan çok hücumu düşünen teknik direktörlein takımlarını ve buna uygun oynanan futbolu izledik. Ayrıca 2006'nın sıkıcı finalistleri İtalya ve Fransa'nın ardından finalde İspanya ve Hollanda'yı görmemiz, turnuvanın İspanya'yla birlikte en iyi topunu oynayan Almanya'nın yarı finalde şampiyona elenmesi amacı top oynamak olan takımların kazandığı bir turnuva oynandığını gözler önüne serdi.

Turnuvanın ilk maçını kaybedip şampiyon olan ilk takım olmanın yanında, 8 golle en az gol atan şampiyon olarak adını tarihe yazdırdı İspanya. Tabii ki tüm bun lar İspanya'nın makine düzeninde işleyen sistemiyle, sonuna kadar hak ederek kazandığı kupayı gölgelemiyor. Yarı final ve final maçlarına ilk 11'inde tam 7 Barcelona oyuncusuyla çıkan ispanya bize birazcık 2002'deki Galatasaray merkezli Türk Milli Takımını hatırlattı. ispanya'nın yanında attığı 16 gole rağmen 3.lükle yetinen Almanya da turnuvanın bir diğer kazananı sayılabilir. 32 takım içinde en genç 3. takım olan Almanya, yıllardır süregelen, aynı isimlerle sıkıcı futbol oynama geleneğini bu kez Löw önderliğinde genç oyuncularla, hızlı, hücum futbolu oynayan bir takıma dönüştürdü. Uruguay'a ise sanıyorum ayrı bir parantez açmak gerekecek. Biraz da bizim 2002'de yaşadığımız kura avantajının etkisiyle yarı finale çıksalar da, Forlan önderliğinde Uruguay 2010'a büyük bir iz bırakarak gitti. Yarı finalde Hollanda'ya karşı defansın iki adamı Lugano ve Godin ile yine turnuvanın yükselenlerinden Suarez oynasaydı, belki de şu anda çok farklı şeyleri konuşuyor olacaktık.

Tabii bu kadar kazanlarının yanında bu turnuvanın kaybedenlerinden de bahsetmek gerek. Takım içinde ortaya çıkan inanılmaz entrikalarıyla Fransa bu turnuvanın en büyük hayal kırıklığıydı. Bunun yanında, Almanya'nın biraz önce bahsettiğim tarzda değişimine ayak uyduramayan son şampiyon italya ve yine bir turnuvaya daha favorilerden biri olarak gelip çeyrek final dahi göremeden evine dönen İngiltere bu turnuvanın hayal kırıklığı yaratan takımlarıydı.

Altın 11: Casillas - Maicon, Puyol, Pique, Van Bronckhorst- Xavi, Iniesta, Sneijder- Müller, Forlan, Villa

Turnuvanın sürprizi : Hollanda, Uruguay

Turnuvanın hayalkırıklığı: Fransa, İngiltere, İtalya, hakemler

Turnuvanın en itici oyuncusu : Cristiano Ronaldo

Turnuvanın en komik anı: Kafasına kamera çarpan Heinze'nin sinirlenmesi

Turnuvaya damga vuran an: Lampard'ın verilmeyen golü, Suarez'in çizgiden eliyle çıkardığı top

Turnuvanın çıkış yapan oyuncuları: Gyan, Suarez, Honda

Turnuvanın en görünmeyeni: Sergio busquets





SABRİ PAMUKOĞLU



Yaşım itibariyle, pek çok Dünya Kupası'na canlı olarak tanıklık edemesem de hepsini ayrı ayrı yaşadım diyebilirim sanırım anlatılan hikayelerle, izlediğim filmlerle. Hepsi başka başka hikayelerle, başka başka entrikalarla, çıkardığı yeni yıldızlarla kazındı akıllara. Bu kupadaysa durum biraz farklıydı, bütün o kupalarda anlatılan, yaşanan hikayeler 2010'da aynı turnuvada, Afrika'da vücut buldu ve bütün o efsanelerden bir kolaj sundu bize. Her turnuvada olduğu gibi bu turnuvanın içinden çıkardığı yıldız da Müller oldu, bu kez iyi futbolunun karşılığını alamayan takım Almanya oldu, Luis Suarez yeni bir Tanrı'nın Eli vakası yaşattı, Almanya 66'nın intikamını aldı, hakemler yine turnuvaya damgalarını vurdular, İngiltere'nin akıllı köpeği dahi yerini Almanların ahtapotuna bıraktı.

Turnuva başında zaten azalmakta olan yıldızlar bir de onların üzerine eklenen sakatlık sıkıntıları olunca biraz umutlarımız kırılmıştı turnuvadan, grupların özellikle ilk maçları bizi haklı çıkarıyordu fakat eleme turlarından itibaren gidişat tamamen değişti ve en azından benim canlı izlediğim açık ara en iyi kupa oldu.

Yıldız faktörü bu turnuvada çok arka plana geçti ve takım olan, orta sahası kuvvetli ve yetenekli olan takımlar kendilerini tepeye attılar. Turnuvanın kulüp takımı hüviyetindeki tek takımı İspanya muhteşem orta sahasıyla şampiyonluğa da ulaştı zaten. Hollanda şansının da yardımıyla geldiği finalde kupaya 4 dakika kala veda ettiler hayallerine. 3.lük maçındaysa turnuvanın benim için en dikkat çeken iki takımı Uruguay ve Almanya'nın adı vardı. Turnuvanın tek yıldızı Forlan'ın önderliğinde Uruguay bize müthiş heyecanlı anlar yaşattı. Almanlarsa genç kadrolarıyla kendi kimliğinden çok uzak, eskilerin Hollanda'sını anımsatan bir futbolla belki hak ettiğinden daha azını aldı ve 3.lükte kaldı ama gelecek için büyük ümitler bıraktı arkasında. Gana, Amerika yine akıllarda kalan diğer takımlardı, turnuva öncesi en zayıf takım olarak gösterilen Yeni Zelanda turnuvanın tek namağlup takımı oldu ve alkışı hak eden bir diğer ekip oldu.



Turnuvanın takımı: Uruguay
Turnuvanın oyuncusu: Diego Forlan
Turnuvanın teknik direktörü: Oscar Tabarez

Altın 11: Casillas - S. Ramos, Puyol, Friedrich, Lahm - Schweinsteiger, İniesta, Sneijder -Müller, Villa, Forlan

Gümüş 11:Neuer - Maicon, Pique, Victorino, Fucile - Xabi Alonso, Khedira, Xavi - Messi, Robben, L. Suarez

Turnuvanın hayal kırıklıkları:Rooney, F. Torres, C.Ronaldo, İngiltere, Kamerun

Turnuvaya damga vuranlar:Vuvuzela, Jabulani, Ahtapot Paul, Hakem hataları

Turnıvanın sürprizi:Hollanda

Turnuvanın Maçı:Uruguay - Gana, Uruguay - Meksika(etik anlamda tabi)

Turnuvanın olayları:Gana'nın elenmesi diyelim, genelleyelim, Lampard 66'nın intikamı, Uruguay Meksika satış olmaması

Turnuvanın hakemi:Ravshan Irmatov

Turnuvanın golü:Giovani Van Bronckhorst (vs. Uruguay)

Turnuvanın en büyük tartışması:Futbol ve teknoloji

11 Temmuz 2010 Pazar

Yarı Finaller

Öncelikle şunu söyleyelim, yarı finalleri yazmak için bir kaç gün bekledik ki büyük finale yönelik de bir bakış atalım yarı final maçlarıyla birlikte. O nedenle büyük finale saatler kalmışken yayınlıyoruz yazımızı.

Hollanda - Uruguay


Her turnuvanın daimi kaybedeni, ancak gönüllerin şampiyonu Hollanda bu kez Uruguay'ı geçti ve finale çıktı. 74 ve 78'te Neeskens'li, Cruyff'lu takımın oynadığı ve birinde Almanya birinde Arjantin'e kaybetmeleriyle kaçırılan şampiyonluklar, oynadıkları göze hoş gelen total futbol yıllardır onlara sempati beslememizi sağlıyordu. Baktığımızda 88'deki Avrupa şampiyonluğundan başka bir başarısı olmayan bir takıma karşı nedir bu hayranlık bilmiyorum ama heralde hep kaybedenin tarafı olmamızla ilgili bir durum. Yıllarca göze hoş gelen futbol oynayıp hiç bir başarı kaydedemeyen Hollanda bu sefer çok farklı bir imajda, yıllardır hasret olduğu yerde. Son finalist takımın en değerli oyuncularından Neesekens durumu, ''Benim 1974 ve 1978'de yer aldığım takım daha göze hoş gelen bir oyun sergilerken, bugünkü ekip sonuca yönelik bir futbol oynuyor.'' diyerek özetliyor.

Maça gelirsek, Uruguay da Hollanda da maça fazlasıyla kontrollü başladı, öyle de devam ediyordu ki henüz 18. dakikada bütün o dengeler bozuldu. 18. dakikada Van Bronckhorst topa öyle vurdu ki o an sanırım herkesin aklına Comandante'nin Monaco'ya attığı gol geldi, tabi bir de hocaların hocası Metin Türel'in Ersun Yanal'a söylediği söz, ''Hagi sana 40 metreden bir çakar; nereye koyacağını bilemezsin o istatistikleri." Hagi çıkar yerine Gio'yu koy, Uruguay için durum aynen böyleydi. Daha sonra maç yine dengede giderken bu kez sahneye turnuvanın en değerli oyuncularından Forlan çıktı ve ceza sahası dışından vurduğu top, Stekelenburg'un da hatasıyla ağlara gitti ve Uruguay belki kendisinin de hiç beklemediği bir anda eşitliği yakaladı, içeriye de öyle gitti.

İkinci yarı da çok farklı başlamadı, yine kontrol futbolu, yine mücadeleci bir futbol. Bu kez farkı yaratan yıldız faktörü oldu. Sneijder ipleri biraz eline aldı, Robben oyuna biraz dahil oldu, Hollanda ofsayt kokan bir pozisyonda golü buldu, öne geçti. Ardından turnuvanın en güzel gollerinden birini kaydetti Robben ve takımını rahatlattı. Maçın gidişatını yalnız biz değil hocalar da kabul etmiş olacak ki, Van Marwijk Robben'i, Tabarez de Forlan'ı oyundan aldı. Fakat Uruguay'ın bir sürprizi vardı 90+1'de Maxi Pereira'nın golüyle skoru 3-2'ye getirdi Uruguay ve son 2 dakikayı bize nefes nefese izletti. Uruguay golü bulamadı kalan sürede ama bize heyecanlı bir 2 dakika yaşatmaya yetti bu çabaları.

Uruguay turnuvaya ciddi anlamda renk kattı, çeyrek finalde Suarez'in 1 dakika içinde 'write the future' çekmesi, Forlan'ın müthiş futbolu, ondan öte liderliği bu takımı sevdirdi bize, ki zannediyorum, pek çok kişi son 2 dakikayı ayakta izledi ve Uruguay'ı destekledi hem de rakip hep o çok sevdiğimiz Hollanda olmasına rağmen.

Hollanda turnuvanın geride kalan kısmında hiç Hollanda gibi oynamadı hatta Brezilya maçında ilk golü bulduktan sonraki kısım hariç kötü oynadılar dahi diyebiliriz onlar için ama buna rağmen yollarının nispeten daha kolay olmasının avantajını da kullanarak finale kadar uzandılar. Finalde rakip, bugüne kadar karşılaştıkları en iyi takım olacak. İspanya karşısında, zor da olsa onların orta sahadaki pas bağlantılarını minimuma indirmek ve ayaklarındaki topun değerini değerini bilmek zorundalar.

İspanya - Almanya


Açıkça söyleyeyim turnuva başlamadan önce, biri çıkıp bana, Hollanda finale çıkacak, üzüleceksin; Almanya elenecek ona da üzüleceksin, dese pek hoş şeyler söylemezdim o arkadaşa. Ama aynen bunu yaşadım yarı finallerde. O eski desteklediğim Hollanda'yla her daim nefret ettiğim Almanya sanki yer değiştirmişti. Almanlar yarı finale kadar takır takır top oynayıp hem İngiltere hem de Arjantin'i 4 golle ezip geçerek gelmişti çokça eleştirilen, fakat tartışmasız turnuvanın en iyi kadrosu İspanya'nın karşısına. Pek çoklarına göre, bir anlamda erken finaldi bu maç.

İlk yarı pek çokları için sıkıcı geçmiş gibi görünse de benim gibi pasa bayılan bir adam için o kadar da kötü değildi açıkçası. İspanya topu aldı, pas yaptı, pas yaptı, arada bir kaybetti ama gitti aynen geri aldı ve tekrar pas yaptı. İspanya karşısında iki tip savunma olduğundan bahsetmiştik hep. Almanya'nın tercihi, İspanya'nın futboluna mahkum olmak ve İspanya'nın onları geri doğru itmesine razı olmak oldu, yada bu bir tercih miydi, açıkçası İspanya belki ilk defa İspanya gibi oynayınca Almanya teslim oldu da diyebiliriz belki bu duruma. İlk yarı tamamen İspanya'nın dominasyonunda geçti fakat tek pozisyonları David Villa'nın karşı karşıya kaçırdığı top oldu. Maç sonunda Pique '' bazen topu dolaştırmaya öyle bir dalıyoruz ki şut çekmeyi unutuyoruz'' diyerek durumu çok iyi açıkladı aslında.

İkinci yarıda benzer bir biçimde İspanya'nın kontrolünde başladı ama tek bir fark vardı. Muhtemelen devre arasında, Nevzat Demir'in deyimiyle 'Yeniköy Kasabı'nın da uyarısıyla, Xabi Alonso önderliğinde şut atmayı hatırladı İspanya. Çok zorladılar Almanya'yı ve sonucunda beklenmedik bir şekilde de olsa kornerden buldular golü. Uzun Alman savunmasının arasından kaptan Puyol çıktı ve gemisini kurtardı. İlerleyen dakikalarda Almanya ne kadar yüklenmek istediyse de İspanyollar pas yapmaktan, topa sahip olmaktan hiç vaz geçmediler ve Almanlar'a pozisyon dahi vermediler, kendileri yakaladıkları kontra ataklardan da sonuç alamayınca 1-0'lık skorla sonuçlandı maç.

Sürekli koşan, sürekli basan, bununla birlikte topa da sahip olan Alman orta sahası gerek İngiltere gerekse Arjantin'in orta sahasını teslim alıp takımlarına galibiyeti getirmişlerdi. Bu maçta da koştular, ama sadece koştular. İspanya onlara topu hiç vermedi, kendisinin istediği oyunu oynadı, kolay diyebileceğimiz bir galibiyet aldı ve adını finale yazdırdı. İspanya büyük finalde de her zamanki İspanya gibi oynayacak topa hükmedecek ve bıkmadan, usanmadan pas yapacak. Kaptan Puyol da Almanya maçı sonunda ''Hollanda'ya karşı da aynı oyunu oynayacağız, zaten biz bundan başka oyun bilmiyoruz''diyerek bunu gösteriyor zaten bize.


Büyük finalin adı belli oldu: İspanya - Hollanda

6 Temmuz 2010 Salı

Çeyrek Finaller - 2.Gün

Almanya - Arjantin


Zayıf grubunda hiç zorlanmadan 3 maçını kazanan, ardından 2. turda Meksika karşısında sıkışabilecek bir maçı hakemin yardımıyla rahat geçen Arjantin'in foyası Almanya karşısında meydana çıktı. 4-2-3-1'i kusursuz oynayan tam bir sistem takımı Almanya karşısında sistemi sistemsizlik olan Arjantin sürklase oldu ve sahadan 4-0 gibi bir hezimetle ayrıldı. Maçın henüz başında Almanlar golü bulunca zaten dengesiz Arjantin iyice telaşa kapıldı ve orta saha teslimiyetini iyice Almanlara kaptırdı. Bunun devamında ortaya çıkan sonuç bir anlamda kaçınılmazdı. Aslında maçın 2. dakikasında o gol olmasaydı sonuç bu olur muydu sorusunu geliyor hemen akıllara, bunu hiç bir zaman öğrenemeyeceğiz belki ama sonucun daha farklı olacağını, ben, pek zannetmiyorum açıkçası.

Futbol tarihinin en büyük futbolcusu Maradona veliahtı olarak gösterilen Messi'ye çok güvendi, onun üzerine kurmaya çalıştı belki takımı ama bunu yaparken onu kendisini en rahat hissettiği yerden sağ çizgiden koparıp aslanların arasına attı, Schweinsteiger de Messi'yi o kalabalıkta yok eden cellat oldu ve tek seçeneği bireysel yetenekli oyuncularının dribblingleriyle hücum üretmek olan Arjantin'e bu yollar da tıkandı, zaten rezalet savunmasının yanında üretkenliği de sıfırın altına indi. Sonuç olarak 10'lar turnuvaya veda etti ve geride bize en azından Maradona'yı bir kez daha en yakıştığı yerde kenarında da olsa yeşil sahalarda görmenin hazzını bıraktı.

Almanya ise her zaman olduğu gibi yine favori başlamadığı bir turnuvada yarı finali buldu. Hem de bu sefer hayattan bıktıran statik futbollarıyla değil, futbolun gerek savunmada gerek hücumda tüm doğrularını uygulayarak devam ediyorlar şampiyonluk yürüyüşlerine, hem de yürüdükleri yol öyle bir yol ki eğer zafere ulaşabilirse bir seri katil gibi arkalarına dönüp baktıklarında dev leşler bulacaklar. Önce turnuvanın en zor iki grubundan birini lider tamamlayıp ardından İngiltere, Arjantin, İspanya ve muhtemelen Hollanda gibi bir yolu geçerek böyle bir zafere ulaşmanın değeri bir kat daha fazla olacaktır heralde. Onlar için yarı finalde en büyük şanssızlık turnuvada en fazla verim aldıkları Müller'den sarı kart cezası nedeniyle faydalanamayacak olmaları.

Almanya (4-2-3-1):
Neuer - Lahm, Mertesacker, Friedrich, Boateng (72' Jansen) - Schweinsteiger, Khedira (77' Kroos) - Müller (84' Trochowski), Mesut, Podolski - Klose

Arjantin (4-3-1-2):
Romero - Otamendi (70' Pastore), Demichelis, Burdisso, Heinze - Mascherano, Maxi Rodriguez, Di Maria (75' Agüero) - Messi - Tevez, Higuain

Goller: Müller (3'), Klose (68', 89'), Friedrich (74')

İspanya - Paraguay


Gruplarda ilk maçlar itibariyle çok korkmuştuk tarihin en kötü turnuvasını izliyoruz diye ama özellikle gruplardan sonra müthiş maçlar, müthiş hikayeler izledik ve bir anda tarihin en iyi turnuvası mı oluyor acaba demeye başladık. Bu maç da tıpkı turnuvanın kendisi gibiydi. Çok kötü, çok sıkıcı başladı maç ama hepsi ayrı bir film konusu olabilecek 3 çeyrek final maçının finali olmaya yakışır bir şekilde devam etti. Neredeyse pozisyonsuz geçen maçta Pique'nin durduk yerde Paraguay'a penaltı kazandırmasıyla değişti maçın seyri, film de burada başladı aslında, Cardozo penaltıyı kaçırdı. 3 dakika sonra bu kez penaltı noktasına giden Xabi Alonso'ydu, Alonso golü attı, ama hakem saymadı ikinci atıştaysa bu kez Villar iyi uzanıp çıkarıyordu penaltıyı. Sadece o 3 dakika bile futbolu niye sevdiğimizi gösteriyordu bize. 2 ayrı takım, 2 ayrı ulus önce aynı sevinci ardından aynı hüznü yaşıyordu. Müthiş bir dramaydı açıkçası. Bütün bunların ardından uzatmaya göz kırpan maçta Fabregas ve Pedro'nun oyuna dahil olmasının da katkısıyla, İspanya David Villa'nın ayağından bulduğu golle maçı kazandı ve yarı finalde Almanya'ya rakip oldu.

İspanya karşısında Paraguay'ın önünde 2 tane örnek vardı. Biri İsviçre, diğeriyse Şili. Birisi İspanya'nın pas yapmasına müsaade edip topun arkasına geçmiş ve İspanya'yı bekleyerek mağlup etmiş. Diğeriyse İspanya'ya önde baskı yaparak pas kanallarını bozmayı amaç edinmiş ama savunma kontrolünü unutmuş ardından bir kaleci hatası ve kırmızı kartla boyun eğmişti İspanya'ya. Paraguay'sa sanki bu iki oyun tarzını birleştirerek başladı maçai önde bastılar, pas yaptırmamaya çalıştılar ama savunmayı da unutmadılar, sistemleri tuttu, istediklerini alabilecek duruma geldiler ama sonunu getiremediler.

2008'de Avrupa Şampiyonu olan İspanya ve 2010 İspanya... Kadrolara bakacak olursak David Silva ve Marchena'yı çıkar Busquets ve Pique'yi koy aynı takım. Ama gel gör ki, o takımın oynadığı futbolu bir türlü oynayamıyor İspanya. Fernando Torres için İspanya'nın başının en büyük belası desek, bu turnuva için pek de yanılmış olmayız heralde. Del Bosque onu kesmiyor ve onu kesmemek uğruna müthiş uygulayabileceği 4-2-3-1'den vazgeçiyor. Oysa ki elinde bu sistemi oynamaya çok alışık ve çok iyi oynayabilecek oyunculardan kurulu bir kadrosu mevcut. İlginç bir 4-2-2-2 sistemiyle oynuyor İspanya ama ne zaman ki oyuncu değişiklikleri başlıyor David Villa öne çıkıyor, Fabregas giriyor İspanya maçları çözüyor. Del Bosque zannediyorum ki, Almanya karşısında Torres'i 11'de kullanmayacaktır. Almanya karşısında Casillas'ın dediği gibi 'tarihlerinin en önemli maçı'na çıkacakalar ve bu bilinçte oynarlarsa çok formda Almanya'yı da geçebilecek güçteler.

İspanya (4-2-2-2):
Casillas - Ramos, Puyol(84' Marchena), Pique, Capdevilla - Xabi Alonso (75' Pedro), Busquets - Xavi, İniesta, David Villa- Fernando Torres (56' Fabregas)

Paraguay (4-4-2):
Villar - Veron, Da Silva, Alcaraz, Morel Rodriguez - Riveros, Caceres (84' Barrios), Santana, Barreto (64' Vera) - Valdez (72' Santa Cruz), Cardozo

5 Temmuz 2010 Pazartesi

Çeyrek Finaller - 1.Gün

Hollanda - Brezilya


Brezilya elemeleri rahat geçip, üstüne ölüm grubu diye nitelendirilen gruptan rahat çıkınca Dunga'nın Avrupai futbolu eleştirmenlerden bolca övgü almıştı. Bir Avrupa takımı gibi yeri geldiğinde savunma yapabiliyor, oyunun şov yönünden çok skora önem veriyorlardı. Teknik olarak üstün bir Avrupalı. Fakat Hollanda karşısında gördük ki, bir takımın oyun anlayışını değiştirebilirsiniz, fakat takımı oluşturan bireylerin genlerini asla. İşler yolunda giderken son derece Avrupai olan Brezilya, Hollanda'nın golünden sonra o kendinden emin, soğukkanlı duruşunu Latin duygularına teslim etti ve paniğe kapıldı. Oyuna duygular karıştıkça hareketler acemileşti ve biraz önce kendi kalesine gol atan Felipe Melo, bu baskıyı kaldıramayarak kendini attırdı.

Skor olarak geriye düştüğünde Dunga'nın çözüm üretmekteki çaresizliği akıllara Ronaldinho'nun neden alınmadığı sorusunu getirdi.

Hollanda, sezonu Inter'de CL şampiyonluğu ile tamamlayan Sneijder ve CL finalisti Bayern'in yıldızı Robben önderliğinde, yıllar sonra finale koşuyor. Yarı finalde rakip Uruguay.

Hollanda (4-2-3-1):
Stekelenburg - van der Wiel, Mathijsen, Ooijer, van Bronckhorst - de Jong, van Bommel - Kuyt, Sneijder, Robben - van Persie ('85 Huntelaar)

Brezilya (4-2-2-2):
Julio Cesar - Maicon, Lucio, Juan, Bastos ('62 Gilberto Melo) - Gilberto Silva, Felipe Melo - Dani Alves, Kaka - Luis Fabiano ('77 Nilmar), Robinho

Goller: 53' Felipe Melo(k.k), '68 Sneijder - 10' Robinho
Kırmızı kart: 73' Felipe Melo

Uruguay - Gana


Kara Kıta, son temsilcisini de yıllardır yenemediği kaderiyle örtüşürcesine dramatik bir şekilde uğurladı. Essiensiz, Muntari'nin ve Appiah'ın hazır olmadığı bir orta sahayla buralara gelebilmek, ilerleyen yılların favorileri arasında gösterilen genç Gana takımı adına çok olumluydu aslında. Rakip de Almanya, İspanya gibi ağır favorilere nazaran görece daha zayıf Uruguay olunca yarı final için iştahları artmıştı. 1-1 girilen 120.dakikada 86 Meksika'da bize sol elini gösteren Tanrı bu kez
sağ elini gösterdi ve Luis Suarez'in çizgide çeldiği top önce penaltı noktasına, sonra üst direkten auta uzandı. Günün kazananı Suarez'di.

Maçtaki iki golünde uzaktan olması sonucu her iki takım da sürekli kaleyi yokladı. Maç sonu istatistiklerine Gana'nın 30, Uruguay'ın 19 şutu bulunuyordu. Muntari'nin golünde Jabulani'yi suçlayanlara katılmıyorum. Tekrar gösterimde Muslera'nın topu görebilmek için sağa doğru bir adım attığı ve Muntari'nin şutunda ters ayakla yakalandığı açıkça görülebiliyor.

Uruguay "kupa şansı"na sahip bir takım. Geldiği yolun diğer çeyrek final rotalarına göre kolaylığı, onları Hollanda karşında ne yapacağı kestirilemez bir takım haline getiriyor. Cezalı Suarez ve sakat Lugano önemli eksikler olacak.

Uruguay (4-3-1-2):
Muslera - Perreira, Lugano (38' Scotti), Victorino, Fucile - Diego Perez, Arevalo, Fernandez ('46 Loderio) - Forlan - Cavani ('76 Abreu), Luis Suarez

Gana (4-3-3):
Kingson - Pantsil, Vorsah, Mensah, Sarpei - Annan, Asamoah, Prince Boateng - Inkoom ('74 Appiah), Gyan Asamoah, Muntari ('88 Adiyiah)

Golller: '55 Forlan - '45+2 Muntari
Penaltı Golleri : Forlan, Victorino, Scotti, Abreu - Gyan Asamoah, Appiah
Penaltı Kaçıranlar: Perreira - Mensah, Adiyiah
Kırmızı kart: '120 Luis Suarez

1 Temmuz 2010 Perşembe

Viva Güney Amerika !

2010 Dünya Kupası'nda çeyrek finalistlere baktığımızda, Avrupalıların düşüşünü ve buna bağlı olarak Güney Amerikalıların önlenemez yükselişini görmekteyiz.

Güney Amerika'dan Dünya Kupası'nda gelen tüm ekiplerin gruplardan bir üst tura çıkması, bu kıtanın futbol kalitesinin diğer kıtaların önünde olduğunu açıkça göstermekte. Avrupalı büyüklerin kupaya erken veda etmesi, eski kıtadaki ekonomik krize de bağlanabilir. Özellikle Fransa ve İtalya gibi ekiplerin jenerasyon değişiklerini zamanında ve doğru bir şekilde yapamamasından dolayı, bu ekipler, çok da zorlu olmayan gruplarını son sırada tamamladılar. Bu ülkelerdeki futbol kalitesini ayakta tutan oyuncuların da genelde Güney Amerikalı olması, bu sonucu kanıtlayan bir durum olarak önümüze çıkmaktadır.

Belki de bu fotoğraf, İtalya Milli Takımı'nın başarısızlığını özetlemeye yetebilir. :)





Avupalı çeyrek finalistlere baktığımızda, Almanya, İspanya ve Hollanda isimlerini görmeketeyiz. 8 ekipten sadece 3'ünün futbolun beşiği olan Avrupa kıtasından gelmesi, bu dünya kupasını özel kılan bir unsur olarak yansımakta. Kupa öncesi, çeyrek finalistlerin arasında en azından 2 Afrikalı ekibin olacağını öngörenler, Güney Amerika yükselişini öngöremeyenler olarak tarihe geçtiler.

Güney Amerikalıların bu yükselişinin en büyük sırrı olarak doğru teknik ekipleri gösterebiliriz. Brezilya'nın süpriz olmayan başarısının en önemli sırrı, Alman ruhlu Brezilyalı Dunga'nın yıldızları disipline etme yöntemidir. Brezilya maçlarında artık sambavari hareketler göremiyoruz belki, ancak 90 dakika oyun disiplinine bağlı kalan askerler, ekibi şu ana kadar başarıya taşıyor.



Arjantin, Maradona tercihi ile büyük yıldızlarının üzerindeki baskıyı almış durumda. Bu yöntemi bir çok hoca denemiş ve başarıya ulaşmıştı. Fatih Terim, tüm kariyeri boyunca oyuncularına kol kanat gerip, adeta bir paratöner görevi görmüş, sorumluluğu her zaman üstüne alarak belirli dönemlerde çok büyük başarılar kazanmıştır. Mourinho da, görev yaptığı her ekipte ekstrem açıklamalarıyla takımın 'yıldızı' konumuna gelerek, basının oyuncuları üstüne gitmesi yerine, kendini öne atmıştır. Bu sayede oyuncular sadece futbollarına konsantre olmuştur. Arjantin örneğinde de benzer bir durum var. Ancak kişisel fikrim, Maradona'nın az önce saydığım kişilerden farkının, bu durumu farkında olmadan yarattığıdır. Maradona, doğuştan bir yıldızdır, yeryüzünün aktif oyuncuları arasında olan en büyük yıldızı bile (Messi) onun gölgesi altına kalabilmektedir. Bu da , sürekli milli takım performansı eleştirilen Messi'nin üstündeki yükü hafifletmektedir.



Paraguay ve Uruguay örneklerinde de benzer durumlar mevcuttur. 2 ekipte de kadrosuna göre taktikler oluşturan hocalar görev yapmaktadır. Uruguay, ileri üçlüsünün kuvvetli olduğunu bilerek, onalara göre bir oyun düzeni oluşturmuşlardır. (Forlan-Zarate-L.Suarez). Paraguay da çok koşan orta alan oyuncuları sayesinde hedeflerine ulaşma yönünde önemli adımlar atmışlardır.

Kısacası, futbol kaotik anglosakson sokaklarından sıcak Güney Amerika sahillerine inmiştir. Eğlencenin devam etmesi dileğiyle..

30 Haziran 2010 Çarşamba

ŞAMPİYONUN ÇÖKÜŞÜ

Bundan tam 4 sene önce 2006'nın 9 Temmuz'unda İtalyanlar tarihinde 4.kez dünyanın en büyüğü oluyordu. İtalyanların o gün yerlere göklere sığdıramadıkları o takım, bugünlerde İtalya'daki en büyük tartışma konusu. İşte bu noktada sorumuz şu, İtalya'nın 4 senede en tepeden en dibe çöküşü acaba görüldüğü kadar büyük bir sürpriz mi?


İtalya Milli Takımı'nın bu büyük çöküşü sadece bu ulusun milli takımının çöküşü diyerek geçiştirilemez. Bunun yanında İtalyan futboluna da değinmeliyiz mutlaka. Bir kere İtalya Ligi'nin gün geçtikçe kan kaybettiği gerçeği aşikar. La Liga ve Premier Lig her yönden Seri A'nın çok üzerinde. Sadece oyuncu kalitesine bakacak olursak dahi İspanya ve İngiltere'nin İtalya'nın ne denli önünde olduğunu görebiliriz sanırım. İtalya'nın bu sezonu başarılı kapatan tek takımı İnter'in kadrosuna şöyle bir bakalım, Diego Milito, Samuel Eto'o, Wesley Sneijder, Esteban Cambiasso bu oyuncular bu sezon hem ligi hem de Şampiyonlar Ligi'ni kazanan İnter'in başarısında en önemli rolü oynayan oyuncularındandı. Bu oyuncuların İnter dışındaki ortak noktalarıysa tamamının yolunun kariyerinin bir döneminde İspanya'dan geçmiş olması, kimisi orada misyonunu tamamlamış, kimisi tutunamamış bu oyuncular kendilerini İtalya'da bulmuşlar. Bu işin bir yönü, diğer yönüyse İtalya'da elde kalan bir avuç yıldızın da İngiliz ve İspanyolların kıskacında olduğu ve onları elde tutmanın ne kadar zor olduğu gerçeği. Maicon, De Rossi, Pato gibi isimler transfer döneminin gözdeleri olabilecek potansiyeli olan İtalya'da forma giyen ender oyuncular. Bu oyunculara gelecek tekliflere İtalyanların hayır demesi pek de kolay görünmüyor açıkçası tıpkı Barça ve Real'in İbrahimovic ve Kaka tekliflerine İnter ve Milan'ın hayır diyemediği gibi.



Oyuncular yönünden durum böyle, şimdi de takımlara bakalım, Avrupa'da İnter dışında ne Juve ne Roma ne Milan ne de Fiorentina gerek Avrupa Ligi gerekse Şampiyonlar Lİgi'nde gruplardan sonra iki tur ilerleyemedi. Tek istisnaysa Şampiyonlar Ligi'ni kazanan İnter oldu. Ligdeyse şampiyon yine İnter'di ikinciyse Roma. Yani İtalya Ligi'nde dikkat çeken iki takım vardı. Biri İnter diğeri Roma. Normal şartlarda milli takımın bu iki takımın oyuncuları üzerine temellenmesi lazım ama... Bu iki takımdan toplam sadece ve sadece 1 oyuncu var. O da Roma'lı De Rossi. Yani Şampiyonlar Ligi şampiyonu takım kendi milli takımına oyunca verememiş. İşte İtalya şu anda bu durumda.



Şimdi Milli Takım'a geri dönelim, 2006'da bu takımın başarısında en büyük pay sahipleri Pirlo, Cannavaro ve tabi ki hocaları Lippi'ydi. 2006 sonunda Lippi görevi bıraktı, yerine gelen Donadoni yaşlanan kadroyu revize etmeyi başaramadı aslında bu yönde bir çabası da olmadı pek. 2008'de Donadoni'nin yerine tekrar Lippi'ye tutundu İtalyan federasyonu. Fakat Lippi de turnuvaya gelirken eski oyuncularından, ona şampiyonluk hediye eden oyuncularından vazgeçmedi. 2006'yla kıyaslayınca, Lippi yine oradaydı, Cannavaro oradaydı, Gattuso, Camoranesi, Zambrotta, Buffon hepsi oradaydı fakat aradaki fark, kocaman 4 seneydi. Bütün bu oyuncular 4 sene daha yaşlanmış durumdalar. 4 sene önceki tempolarından, formlarından çok uzaktalar. Hele ki bir de Pirlo gibi bir isim de sakat olunca bu son belki de kaçınılmazdı. Lippi de yaptığı açıklamada, turnuva başında takımına, şampiyonluğa inanmadığından ve takımı iyi hazırlayamadığından bahsederek tüm sorumluluğu üzerine aldı zaten.



Burda bir soru da Lippi'nin elinde acaba revize edebileceği bir oyuncu havuzu var mıydı? Daha önce yine burada bahsedilmişti 2009 Ümitler Şampiyonası'ndan, Almanya'nın o jenerasyonu kullanmadaki başarısından dem vurulmuştu. İşte o çok başarılı, şampiyon Almanya'nın yarı finaldeki rakibi İtalyanlardı. Dengeli giden maçı Almanya sağ bekleri Andreas Beck'in uzaktan attığı tek golle 1-0 kazanmıştı. İtalya'da Candreva, Balotelli gibi isimler o turnuvada göze batan isimlerdi ve takım olarak başarılı bir turnuvayı geride bırakmışlardı. O turnuvadan Almanya Khedira, Mesut, Badstuber, Boateng, Müller gibi oyuncuları alıp direk ilk 11'ine yerleştirirken İtalya o turnuvadan hiç bir oyuncuya kadrosunda yer vermedi. Bu da yine kaçınılmaz sonun bir hazırlayıcısı oldu.


Sonuç olarak İtalya, İtalya gibi bile oynayamadan elendi turnuvadan, 3 maçta toplam 5gol yediler, yani savunma yapmayı bile beceremediler, galibiyet alamadan veda ettiler Afrika'ya.

Şimdi en başta sorduğumuz soruya geri dönelim, böylesine yumuşak bir grupta bile olsa, İtalya'nın düştüğü bu durum gerçekten çok büyük bir sürpriz mi?

29 Haziran 2010 Salı

Seninle Benim Aramdaki Kocaman Fark

2010 Dünya Kupasına son 16 maçlarının oynandığı şu günlere kadar damgasını vuran ekip, hiç kuşkusuz Almanya oldu. Kültürlerinin getirdiği disiplin mottasından hiç ayrılmayan Almanlar, buna bir de futbolun güzelliklerini ekleyince, ortaya tadına doyulmaz bir futbol çıktı tabi ki. Turnuva bittiğinde belki Almanya kupaya uzanamayacak, ancak takdir edilmesi gereken durum, jenerasyon değişiminin daha iyi bir şekilde yapılamayacak olmasıdır.



Oliver Kahn, Sammer, Möller, Effenberg, Scholl gibi oyuncuların 96'da kazandığı Avrupa Şampiyonası'ndan sonra da bu tarz bir jenerasyon değişikliğini başarıyla yapan Almanlar, bu sefer jenerasyon değişikliğne hocalarından başladılar. Önce takımın başına efsane yıldızları Klismann'ı getiren Almanlar, hocanın ayrılmasından sonra istikrara inandılar ve genç sayılabilecek bir yaşta takımın başına Löw'ü getirdi. Löw de, özellikle 2009 Gençler Şampiyonası'nda başarılı olmuş gençleri takıma kazandırarak adeta bir futbol devrimi gerçekleştirdi. Dennis Aogo, Serdar Taşçı, Holger Badstuber, Jérôme Boateng, Sami Khedira, Mesut Özil, Toni Kroos, Marko Marin ve Thomas Müller gibi oyuncuların tamamının 23 yaşından küçük olduğunu ve Almanya'nın Dünya Kupası kadrosunda bulunduklarını düşünürsek, yakın geleceğin Almanlar için ne kadar parlak olduğunu anlayabiliriz.



Türk Milli Takımımızın, Dünya Kupası elemelerinde, 23 yaş altında olan kaç oyuncuyu kullandığını merak ediyor insan tabi .. Bazen önemli olan oraya gitmek olmuyor, oraya gidip başarı kazanacak jenerasyon yaratmak daha önemli oluyor. (İtalya bunun en güzel örneğidir.) Tabi biz bu hataları yaparken, bir yandan da turnuvaya da katılamamayı becerebiliyoruz..

2.Tur, İngiltere, Ofsayt, Rosetti derken...

2. tur maçlarının sonuna geldiğimiz bugün, futbol dünyası yepyeni tartışmaların içinde. Gelişen, hızlanan futbol, her konuda teknolojinin yardımına açıkken, bu gelişmelerin hakem kararlarına etkisi olmuyor. 2.tur maçlarının 2.gününde oynanan Meksika-Arjantin ve Almanya-İngiltere maçların, teknolojik gelişmelerin diğer sporlarda olduğu gibi futbolda da hakemlerin yardımına koşması gerekip gerekmediği sorusunu bir kez daha gündeme getirdi.

Meksika - Arjantin maçında, Tevez'in Arjantin'i 1-0 öne geçiren golünde yan hakem bu oyuncunun bariz ofsayt pozisyonunda gol vuruşu yaptığını kaçırdı. Fakat stat ekranında golün tekrarını izleyen Meksikalılar ofsaytı görünce yan hakeme koştular. O anda maçın İtalyan hakemi Rosetti tüm insiyatifi ele aldı ve teknolojinin yardımını reddederek hatalı da olsa gol kararını verdi. Turnuvadan sonra FIFA'nın masaya yatıracağı ilk konu bu olmalı.

Diğer maçta ise Almanlar'a İngiltere 66'dan 1 gol borcu olan İngilizler, Lampard'ın çizginin neredeyse 1 metre içine düşen şutunda hesabı kapattılar. Capello istifayı düşünmediği söylese de İngiltere bu golün ardına sığınmamalı. Zaten gruptan nasıl çıktıkları da ortada. Turnuva sonrası milli takım çalıştırıcılığı için "dünyadaki gelişimi yeterince yakalayamadıklarına inanılan, fakat İngiliz oyuncuların ruh hallerinden çok iyi anladıkları kabul edilen" Adalı teknik direktör tercihi ile, "gelişime açık, dünya futbolunu bilen, fakat oyuncuların ruh hallerini yeterince çözümleyemeyen" yabancı teknik direktör tercihi tartışmaları yine yaşanacaktır.
Bir de Alman Müller var, turnuvanın sürpriz yıldız adayı. Onun yaptıklarını Rooney yapsa, bugün İngiltere'de çocukların adı gerçekten Wayne koyulmaya başlanmıştı.

2. tur maçlarının genel gidişatına bakarsak, ABD dışında hiçbir grup liderinin elenmediği, hatta zorlanmadığı bir turnuva oluyor. İlk golü atan, genelde zorlanmadan sonuca gidiyor.
Uruguay, 10 dk bastırdı, öne geçti, sonra rölantiye aldı oyunu. Ne zamanki Güney Kore üstün bir efor sergileyerek eşitliği yakaladı, tekrar yüklendiler ve sonucu aldılar. Uruguay bu turnuvada savunmasıyla hücum hattı arasındaki güç dengesi en yüksek takım.
ABD ise bir kez daha kötü, düşük konsantrasyonla başladığı maçı bu kez çeviremedi. Gerek turnuva öncesi milli takımımıza karşı hazırlık maçında, gerekse grup maçlarında geriye düşüp maçı çevirmeye çalışırken yüksek efor sarfeden ABD, yıpranmayı kaldıramadı.
Kesinleşen ve muhtemel çeyrek final eşleşmeleri :
2 Temmuz Cuma
17.00 Hollanda - Brezilya
21.30 Uruguay - Gana
3 Temmuz Cumartesi
17.00 Arjantin - Almanya
21.30 İspanya/Portekiz - Paraguay/Japonya

25 Haziran 2010 Cuma

DÜNYA KUPASI 2010 -GRUP MAÇLARININ ARDINDAN-

2004 yazında futbolda kimilerine göre bir devrim oldu fakat o gün Rehhagel'in Yunanistan'ının elde ettiği başarı aslında dünya futboluna vurulan çok büyük bir darbeydi. O günden sonra sayıca azalmakta olan yıldız futbolcuların önemi de azalmaya başladı, sert savunma takımları öne çıktı, takımlar arasındaki güç farkı minimuma indi, daha çok mücadele edenin kazandığı bir oyuna dönüştü futbol. Özellikle 2008'e kadar bu şekilde ilerledi futbol ama 2008 Avrupa Şampiyonası'yla birlikte mücadeleyi, birlik olmayı temel alan bir başka mantalite futbola damgasını vurmaya başladı. Takım olmak, takım olarak oynamak şu an futbol adına en önemli unsur olarak ortaya çıktı. Büyük yıldızların git gide azaldığı günümüz futbolunda takım olmak, takım olarak oynamak, zamane 'yıldız'larının rolünü iyiden iyiye çaldı artık. Bu Dünya Kupası'ndaysa bu iki sistem yan yana geldi ve müthiş sıkıcı bir Dünya Kupası başlangıcı izledik. Kısa kısa grupları bir değerlendirelim;

A GRUBU


Fransa gruba tek kelimeyle damgasını vurdu. Zaten çok sorunlu hazırlanmışlardı turnuvaya, hazırlık maçlarındaki kötü performans, Domenech'in elindeki kaliteli kadroyu hiç bir şekilde kullanamayışı, bitmek bilmeyen saçmalıkları, oynanan sıkıcı, defansif, rezil futbol pek de umut vermiyordu Fransa adına, üstüne bir de Anelka skandalı ve devamındaki bazı futbolcuların antrenmana çıkmama krizi eklenince hazin son kaçınılmaz oldu. Topladıkları 1 puan ve attıkları tek golle grubu son sırada bitirdiler. Gel gelelim buna üzülen oldu mu, hiç zannetmiyorum, Fransızlardan başka bu duruma üzülen bir futbolsever olsun.

Hani dedik ya takım oyunu oynamak artık en önemli zorunluluk diye bu grupta Uruguay ve Meksika takım oyununu oynayarak, sertlikten, savunma disiplininden hiç taviz vermeyerek gruptan çıkmayı başardılar. Meksika'nın Fransa karşısındaki performansı gerçekten görülmeye değerdi. Uruguay ise grubu lider bitirdi ve yarı final yolunda büyük avantaj yakaladı, Meksika ise büyük ihtimalle Arjantin karşısında bizden bu kadar diyecek. Gruptaki son takım ev sahibi Güney Afrika vasatın dahi altındaki kadrosuna rağmen 4 puan toplamayı başardı, ama bu, gruptan çıkmak adına yeterli değiildi. İlk maç sonrası taraftarlar yeteri kadar vuvuzela çalmadı diyen kalecilerinin laneti de üzerlerine işlemiş olabilir tabi.

B GRUBU



Kayan yıldızlar, takım oyunu bilmem ne geyiklerimize karşı tek bir takım var turnuvada. Biri sahada, biri saha kenarında dünyanın gelmiş geçmiş en büyük yıldızlarından ikisine sahip, bildiğimiz kaos futbolu oynayan, 5 savunmacı, 5 hücumcuyla iki farklı takımmış gibi oynayan Arjantin, turnuvanın tek gerçek yıldızının da katkılarıyla grubu 3 maç 9 puanla bitirdi.

Gruptan çıkan diğer ekip Güney Kore ise takım olmak tabirinin bire bir karşılığı. Takım karakteri, sürekli koşan futbolcu yapısı ve biraz da şanslarının yardımıyla yollarına devam ediyorlar. Yunanistan bildiğimiz Yunanistan. Ama bundan sonra Rehhagel yok, belki onlar adına değişen bişeyler olur ileriki süreçte. Nijerya ise yatıp kalkıp Sani Kaita'ya kahretmeli, her şey tam yolunda giderken Yunanistan maçında gereksz yere oyundan atılmasıyla takımının ümitlerini yerle yeksan etti. Son maçtaki umuda yolculuktaysa Nijerya bu kez kaçan inanılmaz gollere boyun eğdi ve şanssız bir biçimde turnuvaya veda etti.

C GRUBU


Amerikan emperyalizminin, paraya, güce odaklı dünyasına, endüstriyelleşen futbolun baskısına inat bir kolej takımı havasıyla, pek çok farklı milletten pek çok Amerikan'ı bir arada barındıran kadrosuyla isyan ediyor Amerikan Milli Takımı. Yıllar önce bihaber oldukları futbolla tanışmalarıyla, uyguladıkları alt yapı projesiyle kısa sürede önemli bir furbol ülkesi oldular bile. Dünyanın belki en nefret edilen ülkesinin takımı pek çok kişinin, en azından benim, turnuvada en fazla sempati beslediğim 2 takımdan biri oldu bile.

Çok büyük umutlarla başlamıştı İngiltere turnuvaya, kağıt üzerinde kaleci ve Capello'nun ısrar ettiği pivot forvet dışında kusursuz bir kadroları vardı. Ama o kadro kağıt üzerinde kaldı, özellikle de çok güvendikleri Lampard ve Rooney'den hiç fayda alamadı İngilizler, Cezayir'e karşı pozisyon dahi üretemediler, ancak futbol düşmanı Slovenya'yı zar zor yenerek çıkabildiler gruptan. İkinci turdan itibaren İngilizler mutlaka bir şeyleri değiştirmek zorundalar. Cezayir çok sınırlı bir takımdı lakin bu sınırlı takım, bizim hala gol atamadığımız, puan alamadığımız İngiltere'den puan alma başarısını gösterdi, bu başarı da onlar için kafidir heralde. Turnuvada en nefret ettiğim takım oldu Slovenya, özellikle de son İngiltere maçından sonra. Tarihin belki en kötü İngiltere'sini, sahada ne yaptığı hiç belli olmayan, stres içindeki İngiltere'nin üzerine bir sefer bile gidemeden, rezil bir futbolla turnuvaya veda ettiler.

D GRUBU


Turnuva başlamadan evvel en sert görünen 2 gruptan biriydi D Grubu. Almanya ön plana çıksa da diğer 3 takım bir birine denk takımlardı. Almanlar çok fiyakalı başladılar turnuvaya. 2. maç da hasar alsalar da grubu lider tamamladılar. Ballack'ın yokluğu Almanya adına çok büyük sorun teşkil ediyordu benim adıma. Ballack takımın hem saha içi lideri, hem de takıma yaratıcılık katan yegane unsuruydu. Fakat Almanya bu iki soruna da çare buldu. İlk sorunun çözümü Klose'ydi zaten onun içindir ki Sırbistan maçında oyundan atılmasının ardından takımın sallanması, hemen ardından gol yemesi... Klose'nin dönüşü Almanlar için çok önemli. 2. sorunun çözümüyse bir Türk de gizliydi. Mesut Özil takımının aradığı kan oluvermişti ve Sırbistan maçı haricindeki futboluyla da turnuvanın şu ana kadarki kısmına damgasını vurdu, piyasasını bi hayli arttırdı.

Gruptan çıkan diğer takım Gana'yı ise ben çok beğendim, açık ve net bir biçimde taş gibi takım Gana. Özellikle de Gyan Asamoah mükemmel futbolunun yanı sıra son vuruşlarda biraz daha becerikli olabilirse ve gruplardaki şans yine yanlarında olursa önleri daha da açılabilir, 2. turdaki rakipleri Amerika önünde ve belki daha ilerisinde. Gana maçında Kewell'a gösterilen bence yanlış kırmızı kart Avustralya'nın ipini çekti. Aynı sıkıntıyı ilk maçta Gana maçında Lukovic'in kırmızı kartıyla Sırbitan da yaşadı ve 2 takım da evlerine erken dönmek zorunda kaldı. Kewell uzun zamandır kendisini hazırladığı son Dünya Kupası'nda sadece 24 dakika forma giyebildi.

E GRUBU


Her daim gönüllerin takımı Hollanda, grubu 3 maç 9 puanla kapattı. Turnuva öncesi Robben'in sakatlığıyla ağır darbe alan Hollanda'nın gruplarda göstereceği performans bu açıdan çok önemliydi, grubunun zayf olmasının da etkisiyle Robben'in eksikliğini çok hissetmedi belki ama Robben'in katılması bu takıma kesinlikle kademe atlatacaktır. Çeyrek finaldeki muhtemel Breziy eşleşmesi çok kritik olacak olar için final yolunda. Hem Sneijder, hem Van Persie hem de Robben'in formda olduğu ve savunmasının grupta olduğu gibi kritik hatalar yapmadığı bir Hollanda'nın önünde kolay kolay hiç bir takım duramaz.

Gruptan çıkan diğer takım Japonya ise tam anlamıyla bir takım. Takım olma disiplininden hiç vazgeçmeden Honda önderliğinde grupta kalan iki maçını kazanıp gruptan çıktı. Burda Honda'ya bir parantez açalım, bize çok yabancı bir isim değil aslında Keisuke Honda. Geçen yaz Galatasaray'ın transfer listesinde yer alan fakat yüksek maliyeti nedeniyle vazgeçilen Honda'yı bu sezon ortasında CSKA Moskova 10 Milyon Euro karşılığında kadrosuna kattı. Ne kadar doğru bir iş yaptıklarını da bugün çok daha iyi anlıyoruz aslında. Tabi Frank Rijkaard'ın bu oyuncu üzerinde neden bu kadar durduğunu da şimdi şimdi anlayabiliyoruz. Daisuke Matsui Japonya'da benim dikkatimi çeken bir başka isim oldu.

Turnuvanın en büyük hayal kırıklıklarından biri de şimdiden Kamerun oldu benim için, bu gruptan çıkmak için fazlasıyla yeterli bir kadroları vardı aslında ama turnuvayı puansız kapatarak döndüler evlerine, hatta belki de hiç gelmediler kupaya. Aslında Eto'o turnuva öncesi bunun sinyallerini vermişti, turnuva öncesi yaptığı açıklamada kupaya gelip gelmeme konusunda kararsız olduğunu, geldiğine değeceğinden emin olmadığını söylemişti, ki öyle de oldu, ne Eto'o vardı kupada, ne Kamerun Milli Takımı. Danimarka ise benim gözümde Avrupa'nın zayıf halkası olarak bulunuyordu burada, gerek sınırlı gerekse yaşlı kadrosuyla. Onları buraya taşıyan çok katı savunmalarıyla var olmaya çalışsalardı belki turnuvada daha başarılı olabilirlerdi.

F GRUBU


Neresinden başlasak, ne desek... İtalya henüz gruplarda elendi kupadan. Peki, çok mu büyük sürpriz bu olay, hem evet, hem hayır aslında... Evet, çünkü bahsettiğimiz takım İtalya ve İtalya ne olursa olsun bir şekilde kazanır, daha da önemlisi grubu çok zayıf. Hayır, çünkü tarihin açık ara en kötü İtalya'sı gelmişti turnuvaya. Neyse İtalya'ya çok fazla irmek istemiyorum şimdi ama muhakkak o konuya bir parantez açacağız en kısa zamanda.

Paraguay kadro kalitesiyle bu gruptan çıkacağının sinyallerini veriyordu önceden. Lakin Paraguay'ın Yeni Zelanda maçının diğer maçla çakışması, Slovakya maçındaysa bir işim gereği ancak İtalya maçını izleyebildim, o yüzden çok ileri geri konuşmak istemiyorum bu takım hakkında, yalnız görünen o ki, Japonya'yla birlikte kafa kafaya bir 2. tur maçı oynayacaklar. Slovakya, turnuva öncesi benim sürpriz adaylarındandı ve kaliteli kadrolarıyla bu turnuvada var olabilecekleri imajı çiziyorlardı. Bununla birlite Vittek, Holosko, bugüne kadar forma giymemesine rağmen Marek Sapara ve son olarak da Miroslav Stoch gibi bizden isimlerin olması da bu takımla daha çok haşır neşir etti bizi. Onlar da ellerinden geleni yaptı ve gruptan çıktılar fakat henüz ilk kez bu deneyimi yaşayan tecrübesiz bir takım olan Slovakya muhtemelen daha fazla ilerleyemeyecektir, Hollanda karşısında pek şans tanımıyoru onlara.

Bu turnuvanın en fazla saygı gösterilmesi gereken takımlarından biri de Yeni Zelanda. Futbol yapısı ve oyuncu kalitesiyle, alt sıralarda oynayan bir Premier Lig takımından farksız bir takım Yeni Zelanda. Buna rağmen ellerinden gelenin fazlasını yaptılar, namağlup şekilde bitirdiler turnuvayı ancak topladıkları 3 puan onları gruptan çıkarmaya yetmedi. Bu 3 puan belki onları gruptan çıkarma ama topladıkları puanlar özellikle de İtalya'dan aldıkları 1 puan grubun kaderini belirledi. O gün, Zelanda kalecisi Mark Paston ve futbol tanrıları, şüphesiz, onların ve Slovakya'nın yanındaydı.

G GRUBU


Her turnuvanın ritüelidir, grupların belli olmasının hemen ardından bir ölüm grubu belirlenir, pek çoklarına göre de bu gruptu 2010'un ölüm grubu, benim için D Grubu daha sert bir gruptu ama neyse konumuz bu değil tabi. Grubun kesin favorisi Brezilya bu kez çok daha farklı bir Brezilya görüntüsünde. O yıldızlara dayalı futbol oynayan, 3 atan, 5 atan, uçan, kaçan Brezilya'dan çok daha farklı bir takım. Kaka ve biraz da Robinho'dan başka o eski anlamdaki yıldızlardan barındırmayan, takım oyununu temel alan bir Brezilya var turnuvada. İlk maç sonrasında da bahsetmiştik, yeni Brezilya belki Kore maçında kapalı defansı açmakta zorlanmış olabilir ama ilerisi için Dunga'nın oynatmaya çalıştığı futbol çok daha uygun. Çeyrek finaldeki olası bir Hollanda eşleşmesinden sağ çıkarsa final yolu çok açık ve benim de şampiyonluk için en büyük favorim Brezilya.

Portekiz ve Fildişi çok sert geçen ilk maçta bir birlerine nefes aldırmadan oynayıp sahadan 0-0la ayrılırken bir anlamda bu Kore'ye çok atan kazansın mesajıydı, ki Portekiz 7 attı ve işi bitirdi. Brezilya'dan aldığı 1 puan da 2.turun tesciliydi. Hak eden taraf çıktı da diyebiliriz aslında. Portekiz Fildişi'nden daha iyi bir takım görüntüsü çizdi turnuvada. Kuzey Kore ise bu turnuvadan sonra aklımda hep Brezilya maçı öncesinde, ulusal marşlarının okunması esnasında, Asyalı Rooney, Jong Tae Se'nin göyaşlarıyla kalacak.

H GRUBU


Kupanın en önemli adaylarından İspanya gruba İsviçre mağlubiyetiyle başladı.Daha sonra aldığı iki galibiyetle grubu lider bitirdi ama onlardan beklenen performanstan çok uzaktalardı. Iniesta ve Torres'in sakatlığının etkilerini halen hissetmeleri ve hiç bir varlık gösterememeleri İspanya'yı çok olumsuz etkiledi ama ilerleyen turlarda böyle devam edeceklerini düşünmüyorum pek. İspanya Barcelona'nın oynadığı futbola çok yakın bir anlayışla mücadele ediyor, onların pas futbolunu uygulamaya çalışıyorlar fakat henüz bu sistemi mükemmelleştiremediler. Bunda en önemli pay da oyuncu performansları.

Güney Amerika elemelerini fiyakalı bitiren bir diğer takım Şili de zor da olsa gruptan çıktı. Son maçta İsviçre'nin zayıf Honduras'a karşı bir türlü golü bulamaması, Şili ve İspanya'yı bir üst tura taşıyordu 2-1 'lik İspanya galibiyetiyle ve maçın son 15 dakikası da bize 2000'deki Galatasaray-Sturm Graz maçından kesitler sunar nitelikteydi, iki takım sadece pas yaptılar, zamanı öldürdüler ve sonunda da maçı istedikleri gibi bitirdiler. Hiç hoş şeyler değil tabi bunlar ama elenen takım İsviçre ve çıkan takımlar da Şili ve İspanya olunca üzülmek hiç içimden gelmiyor. Hücum futbolunun sayılı temsilcilerinden Şili'nin ne yazık ki önü kapalı gibi duruyor ikinci turda rakipleri Brezilya olacak. Bir de Şili'nin eksiklerini düşünürsek hiç kolay değil çeyrek finali bulmaları.

21 Haziran 2010 Pazartesi

Keita'nın yaptığı



Keita'nın Türkiye Ligi'ndeki sabıkalarını geçtiğimiz sezondan biliyoruz. Kasımpaşa maçında Sancak'a attığı yumruk, Beşiktaş maçında İbrahim Üzülmez'e yaptığı hareket, Avni Aker'de bacağına gelen pet şişe sonucu yüzünü tutarak yere yatması kendisine karşı antipatik bir bakış açısı oluşturmuştu. Dünkü maçta da, oyuna girdikten sonra önce Bastos'a attığı tekme, ardından dünyadaki neredeyse tüm futbolseverlerin oyununun yanında sahadaki duruşuyla da hayran olduğu Kaka'yı çıldırtması ve onun göğsüne attığı dirsek sonucu Trabzon'da yaptığı gibi yüzünü tutarak yere yatması ve 2.sarıdan attırması, yine bütün okları kendisine yöneltti. Öylesine ki artık kendi takım taraftarları bile, onun bu yaptığı hareketlerden rahatsız durumda. Huylu huyundan vazgeçmez belki ama, Keita'nın bu tarz "sahtekarca" hareketleri bir an önce bırakması gerekiyor.

17 Haziran 2010 Perşembe

DÜNYA KUPASI 2010 -6. GÜNÜN ARDINDAN-

Şili - Honduras


Turnuvanın en tempolu, en zevkli maçı oldu Şili - Honduras mücadelesi. Bizimle oynadıkları hazırlık maçından biliyorduk Honduras'ı, orda çok kötü bir görüntü çizmişlerdi, ki bu maçta en önemli kozları Suazo da yoktu, o nedenle pek şans tanımıyordum Honduras'a. Rakipse dünya futbolunun halen salt hücum düşünen ender takımlarından Şili'ydi. Şili beklediğim gibi çıktı, çatır çatır topunu oynadı, o kötü dediğimiz Honduras'sa turnuvanın diğer zayıf takımlarının aksine elinden geldiğince topunu oynamaya çalıştı, ama gücü yetmedi. Sonuçta bu iki takım bizlere beklediğimiz, istediğimiz futbolu izlettirdiler. Şili bir tane attı ama pek çok net gol pozisyonundan sonuç alamadı, Udinese'nin kanat oyuncusu Alexis Sanchez'in nefis futbolu da hafızalara kazıldı.

İspanya - İsviçre


''Arka arkaya 40 pas yaparsanız top kendiliğinden kaleye girer'' demiş futbolun filozofu Johan Cruyff. Zamanla total futbolun da en önemli kalelerinden biri olmuş bu söz. Daha sonra başına geçtiği Barcelona'nın yapısında da temel edinmiş bu prensibi dünya futbolunun sarı faresi.

Dün gördük ki, aynen bu prensibi temel edinmiş bir İspanya takımı vardı sahada. Barcelona'nın kopyası gibi oynuyorlardı. İlk yarı boyunca İspanya sürekli pas yaptı, hiç vermedi topu İsviçre'ye. Rakipteyse bir kopya daha vardı Mourinho'nun İnter'i, Hitzfeld'in İsviçre'si oluvermişti. Savunma prensiplerini İspanya'nın bitmek tükenmek bilmeyen paslarını kesmek üzerine değil, 2.bölgede yapılan bu pasların 3. bölgeye taşınmasına engel olmak üzerine kurmuşlardı, 10 kişi topun arkasına geçip İspanya'yı bekliyorlardı, uygulamaya çalıştıkları bu taktik sonucunu da verdi. Pique ve David Villa'nın(Barcelona) ayağından İspanya'nın girdiği 2 pozisyon vardı sadece ilk yarıda. David Silva'nın(Valencia) kötü futbolu da bu pozisyon kısırlığının önemli sebeplerindendi. İkinci yarının başında yine değişen bir şey yoktu. Yine İspanya pas yapıyor, İsviçre izliyordu. Lakin hiç beklenmeyen bir şey oldu ve 52. dakikada kaleci Benaglio'nun(Wofsburg) auttan şişirdiği topu N'Kufo indirdi(Twente), önce Eren'in(Leverkusen) sonra da Gelson Fernandes'in (Saint-Etienne) önüne düşen top, Fernandes'in ayağından ağlarla buluştu. İspanya oyun stilini bozmadan devam etti gol aramaya, Torres de girdi ilerleyen bölümde oyuna ama bir türlü aradığı golü bulamadı İspanya. 40 değil belki 1040 pas yaptı İspanya ama bir türlü o topu 3 direğin arasından geçiremedi. İsviçre yine gol yemeden bir maç tamamladı, gerçekten çok sağlam bir defans kurguları var. Sonuç olarak İsviçre gruptan çıkma yolunda çok önemli bir adım attı. İspanya ise önemli bir darbe aldı, 2.lik halinde Brezilya ile eşleşme ihtimalleri çok çok yüksek bir nevi henüz 2. turda bir erken final olasılığı belirdi ufukta.

Uruguay - Güney Afrika


Gruplarda ikinci ayaklara geçilirken ilk maçı Uruguay ve ev sahibi Güney Afrika oynadı. Takım olan Uruguay zayıf Afrika'yı rahat geçti, Forlan'ın(A.Madrid) 24. dakikada uzaktan nefis şutuyla bulduğu golle skoru yakalayan Uruguay, rakibine hiç pozisyon vermedi ve çok rahat bir maç çıkardı, yoluna kazasız devam etti, ev sahibi avantajı falan desek de Güney Afrika'nın gücü ancak bu kadarına yetti.